Cherreads

Chapter 5 - 5.BÖLÜM: KİMSE BİLMİYOR

Yuan, son zamanlarda yaşadıklarının anlamını çözmekte zorlanıyordu. İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı; sanki kalbinin derinliklerine çöken görünmez bir gölge, her geçen gün biraz daha büyüyordu. Bu yalnızca korku değildi. Bundan daha ağır, daha soğuk, daha uğursuz bir histi. Ölümü andırıyordu. Nedenini bilmiyordu ama bu duygu onu içten içe değiştiriyordu.

Yine de fark etmediği başka bir şey vardı.

İzleniyordu.

Karanlık bir dalın üzerinde duran siyah bir kuş, gözlerini ondan ayırmadan Yuan'ı takip ediyordu.

Yuan eve dönerken aklından geçen düşünceler birbirine karışıyordu. Hayatında korku artık geçici bir şey değildi; her an yanında yürüyen, sessiz ama inatçı bir gölgeye dönüşmüştü. Eve vardığında Xen dışında herkesin içeride olduğunu gördü. Sessizce gidip oturdu. Odanın içinde boğucu bir durgunluk vardı. Sanki kimse konuşmaya cesaret edemiyor, en küçük ses bile kırılacak bir şeyleri harekete geçirecekmiş gibi bekliyordu.

Momo, Yuan'ın gözlerine bile bakamıyordu.

Sessizliği sonunda Yamoto bozdu.

"Burası fazla sessiz oldu," dedi, yapay bir neşeyle. "Bir şeyler yapalım."

Tam o anda dışarıdaki gökyüzü karardı. Işık ağır ağır çekildi ve yerini kurşuni bir kasvet aldı. Birkaç saniye sonra asit yağmuru başladı. Damlalar toprağa, taşlara ve çatılara düştükçe ince, rahatsız edici tıslamalar yükseliyordu. Yamoto başını Yuan'a çevirdi.

"Burada bazen asit yağmuru yağar," dedi sakin bir sesle. "Bir süre dışarı çıkmasan iyi olur."

O sırada Elizabeth elinde bir mumla içeri girdi. Sessizce fitili ateşe verdi. Mumun titrek alevi odanın karanlığını tamamen boğmaya yetmiyordu; yalnızca duvarlarda eğilip bükülen gölgeler yaratıyordu. Kimse yine konuşmadı. Sessizlik, zaman ilerledikçe daha da ağırlaştı.

Sonra Yuan bir şeyi fark etti.

Yamoto, mumun alevine dikkatle bakıyordu.

Öylesine dikkatle, öylesine hareketsiz bakıyordu ki sanki alevin içinde yalnızca ışığı değil, başka bir şeyi de görüyordu. Belki bir anıyı. Belki bir işareti. Belki de yaklaşan bir felaketi.

Saatler bu boğucu sessizlik içinde geçti.

Asit yağmuru dindiğinde Yamoto aniden ayağa kalktı. Yüzünde anlaşılması güç bir ifade vardı. Sesi bu kez alışıldığından farklı, neredeyse taşkın bir ton taşıyordu.

"Hadi! Bugün herkes dışarı çıkıp kâbus avlasın!"

Kimse onun neden bir anda böyle davrandığını anlayamadı ama sonunda herkes dışarı çıktı.

Yuan da artık eski Yuan değildi. Geçirdiği antrenmanlar bedenini sertleştirmiş, reflekslerini keskinleştirmişti. Daha ağır ve daha güçlü silahları kullanabiliyor, sıradan kâbuslarla baş etmekte eskisi kadar zorlanmıyordu. İlk başta karşısına çıkan yaratıkları fazla zorlanmadan alt etti.

Ama sonra elit bir kâbus ortaya çıktı.

İşte o anda her şey değişti.

Bu yaratık, diğerlerinden farklıydı. Hareketleri daha hızlı, saldırıları daha acımasızdı. Attığı her darbe yıkıcı bir kuvvet taşıyordu. Yuan, saldırıları savuşturmakta zorlanıyor, her geri çekilişinde bedeninin sınırlarına biraz daha yaklaşıyordu. Kâbusun bazı yumrukları, sıradan bir insanın tek darbede ölmesine yetecek kadar güçlüydü.

Yuan'ın nefesi ağırlaştı. Kasları yanıyor, görüşü bulanıklaşıyordu. Ama yaratığın geri çekilmeye niyeti yoktu.

Tam o sırada iki bıçak karanlığı yararak ilerledi ve kâbusun kalbine saplandı.

Yaratık sendeleyip geriye savruldu.

Bunu yapan Xen'di.

Yuan'ın içinde anlık bir rahatlama yükseldi. Fakat bu duygu, ortaya çıktığı kadar hızlı söndü. Çünkü Xen, kâbusu durdurur durdurmaz yüzünü Yuan'a çevirdi ve hiç tereddüt etmeden ona saldırdı.

Yuan donakaldı.

Ama yalnızca bir anlığına.

Bu kez kaçmadı.

Savaşmayı seçti.

Xen açıkça üstündü. Hareketleri daha keskin, darbeleri daha kontrollüydü. Ama Yuan da geri adım atmıyordu. Her darbede biraz daha öfkeleniyor, biraz daha inatçı hale geliyordu. İçindeki korku, yerini kör bir dirence bırakmıştı.

"Neden böyle yaptığını bilmiyorum," diye haykırdı Yuan, darbelerin arasında. "Ama sana yenilmeyeceğim!"

Sesi karanlığın içinde yankılandı.

Çarpışmalarının sesi çevredeki diğer kâbusları da kendine çekti. Gölgelere saklanmış yaratıklar birer birer ortaya çıkmaya başladı. Ve yukarıda, sessizce onları izleyen o kuş hâlâ oradaydı.

Yuan ile Xen, farkında olmadan etraflarının sarıldığını gördüler.

İşte o anda Xen ilk kez konuştu.

"Seninle sonra dövüşeceğiz," dedi soğuk bir sesle. "Önce bunları halledelim."

Bu cümle, Yuan'ın beklediği her şeyden daha tuhaftı. Bütün gerilime rağmen dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi.

"Demek konuşabiliyorsun ha…"

Ardından ikisi, istemeden de olsa yan yana savaştı.

Karanlığın içinde sırt sırta vermiş gibi değil belki, ama aynı düşmana karşı duran iki yabancı gibi hareket ediyorlardı. Yuan her darbede yorulsa da Xen'in yanında savaşmanın garip bir ağırlığı vardı. Sanki bu kavga yalnızca kâbuslarla ilgili değildi; ikisinin arasında henüz söylenmemiş, derin ve karanlık bir geçmiş de dolaşıyordu.

O sırada başka bir yerde Momo tek başına oturuyordu. Başını eğmiş, hareketsizce karanlığa bakıyordu. Sanki bedeni oradaydı ama zihni çok daha uzakta, kimsenin ulaşamayacağı bir anının içinde kaybolmuştu.

Yamoto onu gördü ve yanına yaklaştı.

"Sen en iyisi biraz dinlen," dedi yumuşak bir sesle. "Buna ihtiyacın var gibi."

Momo başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama ağlamamaya çalışıyordu.

"Sence," dedi titrek bir sesle, "bir insan geçmişini unutabilir mi?"

Yamoto kısa bir süre sustu. Cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.

"İki tür insan vardır," dedi. "Bazıları hep geçmişe takılı kalır. Eski yaralarını, pişmanlıklarını, kaybettiklerini tekrar tekrar düşünür. Diğerleri ise yüzünü geleceğe çevirir. Ve çoğu zaman ayakta kalanlar, yürümeye devam edenler onlardır."

Momo dikkatle onu dinliyordu.

"Geçmişi unutmak kolay değildir," diye devam etti Yamoto. "Belki hiçbir zaman tamamen unutamazsın. Ama insan bir yerde şunu kabul etmek zorundadır: Geçmiş geri gelmez. Yaşanan yaşanmıştır. Önünde ise hâlâ yazılmamış bir gelecek vardır. Bazen o gelecekte mutlu olursun, bazen acı çekersin. Ama ne olursa olsun, insanın yaşamaya devam etmesi gerekir."

Bu sözler Momo'nun içinde sakladığı acıya dokundu. Dudakları titredi, omuzları hafifçe sarsıldı.

"Ben unutamıyorum, Yamoto…" diye fısıldadı.

Ve sonunda gözyaşlarını tutamadı.

Yamoto'ya sarıldı; o sarılışta yalnızca üzüntü değil, bitmek bilmeyen bir yorgunluk da vardı.

Bu sırada Yuan ve Xen son kâbusu da yere sermişti. Etraf sessizleşmiş, yalnızca düzensiz nefes alışları kalmıştı. Yuan yorgundu ama içinde hâlâ sönmemiş bir meydan okuma vardı. Yüzünde yıpranmış ama inatçı bir gülümsemeyle Xen'e baktı.

"Devam edelim mi?" dedi.

Xen cevap vermedi.

Onun yerine yeniden saldırdı.

Yuan artık onun neden böyle davrandığını anlamıyordu. Her karşılaşmalarında aynı öfke, aynı sessizlik, aynı acımasızlık vardı. Tam savaş yeniden şiddetlenmişken Notch araya girdi. Sert bir hareketle ikisini birbirinden ayırdı ve öfkeyle bağırdı:

"Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?! Gerçek düşmanınız kâbuslar ve Lee! Enerjinizi birbirinizi yok etmeye değil, onlarla savaşmaya harcayın!"

Bu sözlerin ardından Xen bir an bile oyalanmadan geri çekildi ve karanlığın içine doğru kaçtı.

Ama Yuan bu kez onu bırakmaya niyetli değildi.

Notch'a hızlıca teşekkür etti ve hiç vakit kaybetmeden Xen'in peşinden koşmaya başladı.

Kovalamaca uzadıkça Yuan bedenindeki değişimi daha net hissediyordu. Adımları hızlanıyor, nefesi daha uzun dayanıyor, kasları daha önce alışık olmadığı bir güçle hareket ediyordu. İçinde büyüyen bu kuvvetin farkına varmak heyecan vericiydi.

Sonra arkasındaki varlığı hissetti.

Kuş.

Yine onu izliyordu.

Yuan önce emin olmak istedi. Birkaç kez yön değiştirip hızını ayarladı. Kuş da onu takip etmeyi sürdürdü. Bunun üzerine hançerini kavradı, tüm gücünü toplayıp bir anda geriye fırlattı.

Hançer hedefini buldu.

Kuş yere düştü.

Yuan bir anlığına durdu ama sonra yeniden koşmaya başladı. Fakat birkaç adım sonra havadaki hareketlilik dikkatini çekti.

Bir kuş daha.

Sonra bir tane daha.

Ardından onlarca.

Bir anda etrafı siyah kanatlarla çevrildi. Kuşlar giderek çoğalıyor, ilerledikçe sayıları artıyor, dar bir çember halinde Yuan'ın çevresinde dönmeye başlıyordu. Kanat sesleri karanlığın içinde uğursuz bir uğultuya dönüştü.

Yuan'ın kalbi hızlandı. İlk kez gerçekten, iliklerine kadar işleyen bir korku hissetti.

"Beni kim izliyorsa artık dursun!" diye bağırdı.

Sesi yankılandığı anda bütün kuşlar aynı anda havalanıp dağıldı. Az önce onu saran o karanlık sürü, bir anda hiç var olmamış gibi yok oldu.

Ve Yuan o zaman yerde duran kartları fark etti.

Sayısız kart…

Dikkatle eğilip birini almak istedi. Ama eli kartlara yaklaşır yaklaşmaz hepsi havaya savruldu. Kartlar görünmez bir güçle döndü, dağıldı, sonra yeniden birleşti.

Ve gözlerinin önünde tek bir cümle oluştu:

"Yuan, sandığımdan daha güçlüsün ve zekisin. Ama doğru zaman geldiğinde karanlık seni boğacak. Sonsuza kadar boğacak. Tüm arkadaşlarının ölümünü defalarca kez göreceksin."

Yuan'ın yüzündeki kan çekildi.

Bu sözlerin sahibini tanıyordu.

Lee.

Kartlar bir sonraki anda alev aldı. Kızıl ışık yüzüne vururken kelimeler yanarak yok oldu. Ama bıraktıkları korku kaybolmadı.

Tam o sırada Yuan, ileride Xen'in siluetini yeniden gördü.

Tereddüt etmedi.

Korkusunu bastırıp yeniden koşmaya başladı.

Uzun ve yorucu bir kovalamacanın sonunda nihayet Xen'e yetişti. Hiç düşünmeden sert bir yumruk savurdu. Xen darbeyi aldı, sendeledi belki ama yine de karşılık vermedi.

Bu sessizlik, Yuan'ın öfkesini daha da büyüttü.

Ve sonunda, ölümünden önce kendisine defalarca sorduğu o soruyu, bu kez doğrudan Xen'e yöneltti:

"Neden böyle yapıyorsun?"

More Chapters