Yer : Border City
Tam olarak 2 yıl öncesinde bir sürü insan pazarda geziniyordu; satıcıların bağırışları, çocukların kahkahaları, metal tezgâhların sürtünme sesleri ve baharat kokuları havayı dolduruyordu. Bazıları alışveriş yapıyor, bazıları tartışıyor, bazıları ise sadece kalabalığın içinde kaybolmuş gibi yürüyordu. Ama o kalabalığın ortasında zaman durmuş gibiydi… çünkü sadece iki kişi hareket etmiyordu. Aralarında yaklaşık 10 metre vardı ve gözlerini birbirinden ayırmadan bakıyorlardı. Çevredeki insanlar onların etrafından dolaşıyor ama nedense ikisine fazla yaklaşmaktan kaçınıyordu. Ama en çarpıcı olan kişi ise...
- - - : Hocam... Hayır, Arthur... Cidden buna ne kadar devam edeceksin.
Çoğu insanın konuşma ya da yürüme sesleri geliyordu ama o konuşan kişi kalabalığın ortasında dimdik duruyordu. Karşısındaki kişi de aynı şekilde hareketsizdi… o da Arthur'du. Arthur'un yüzünde bastırılmış öfke vardı; yumrukları hafif titriyor, çevresindeki hava bile sanki ağırlaşıyordu.
Arthur : Neden! Neden o masum insanları öldürdün! Yujin!
Karşısındaki ilk konuşan kişinin gözlerinin altında yorgunluk izleri oluşmuştu; bakışları donuk, göz bebekleri sanki rengini kaybetmiş gibiydi. Ama Arthur'un sözlerini duymamış gibi başını hafif yana eğdi ve konuşmaya başladı.
- - - : En güçlü olmanın ödülü nedir?
Arthur dişlerini sıktı; öfkeliydi ama yine de dinliyordu. Kalabalığın uğultusu sanki uzaktan gelen bir gürültüye dönüşmüş, iki kişinin konuşması ortamı tamamen domine etmişti.
Arthur : Ödülü boşver, sen bana neden yaptığını açıkla Yujin!
O kişi Arthur'a iyice bakmaya başladı; sanki Arthur'un yüzüne değil ruhuna bakıyormuş gibiydi. Gözleri yavaşça kısıldı.
Yujin : Sırf en güçlüsün diye bizi taşımak zorunda değilsin, Arthur.
Yujin Snakeman, Arthur'un ilk öğrencisi ve dünyada ikinci en güçlüsüydü. Siyah saçları omzuna düşüyordu, altın renginde parlayan gözleri kararlıydı. Üzerinde sade beyaz eşofman ve beyaz bir sivit vardı; sade ama kendinden emin bir duruşu vardı. Boyu 1,85, yaşı ise 23'tü ama bakışları yaşından çok daha ağır bir yük taşıyormuş gibiydi.
Arthur : Herkesi korumam lazım çünkü! Çünkü...
Arthur'un sesi bir an titredi; söylemek istediği şey boğazına düğümlenmişti. Yumruğu daha da sıkıldı.
Yujin iç çeker ve Arthur'a bakar.
Yujin : Biliyorum… sırf ona verdiğin bir ya da
iki sözü yerine getirmeye çalışıyorsun ama o söz çok yanlış bir karara sürüklüyor seni.
Arthur'un gözleri bir anda öfkeyle parladı; etrafındaki hava titreşmeye başladı.
Arthur : Yujin! Ona hakaret mi ediyorsun!
Yujin yine iç çekti ama sesi yumuşaktı.
Yujin : Hakaret değil. Bizi korumaya devam edersen gardiyanlar güçsüzleşecek… yaratıklar ise güçlenecek. İnsanlar risk almayı bırakacak. Güç, paylaşılmadığında çürür.
Arthur : O zaman... en azından neden yaptığını söyle.
Yujin : Çünkü zayıf halkalar yok olmalı ki daha sağlam halkalar oluşsun.
Arthur : Zayıf olabilirler ama...
Yujin : Ama minyonlardan bile zayıftılar ve senin koruma sözün yüzünden oldu. Sen korudukça tembelleştiler. Eskiden herkes en güçlü olmaya çalışırdı… şimdi ise en güçlü olmuş birisine yük bindiriyorlar. O yüzden gardiyanlığı bırakıyorum ve kendi başıma daha güçlü bir topluluk oluşturacağım… Elveda Arthur hocam.
Arthur'un eli bir anda alevlerle kaplandı; sıcaklık etrafındaki havayı titretti. Elini kaldırdı, Yujin'e doğrulttu… ama yapamadı. Alevler yavaşça sönmeye başladı.
Arthur : Kahretsin...
Şuan ki zamana dönersek
Etraf mumlarla kaplıydı; sarı ışık duvarlarda titreyerek ilerliyor, örümcek ağları gölgeler oluşturuyordu. Salon uzun, düz ve soğuktu; taş zeminde yankılanan en ufak ses bile ürkütücü geliyordu. Salonun sonunda devasa bir kapı vardı ve yanında bir kapı bekçisi uyuyordu. Bir anda asansör sesi yankılandı ve bekçi irkilerek uyandı.
Bekçi (Uykulu) : Kim var!
Asansör kapıları ağır bir sesle açıldı; karanlık bir figür yavaş adımlarla yürümeye başladı. Bekçi gerildi; eli silahına yaklaştı.
Bekçi : Derhal çık yoksa seni öldürürüm!
Ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Karanlık figür selam verir gibi elini kaldırdı.
- - - : Kapıları aç… benim.
Bekçi dikkatle baktı, gözleri büyüdü ve anında başını eğdi.
Bekçi : Selamlar! Güneşin Kralı!
Güneşin kralı yani Arthur'du.
Arthur : Bana direk Arthur diyebilirsin.
Bekçi kafasını kaldırdı, yüzü heyecanla doluydu.
Bekçi : Emriniz olur! Bay Arthur!
Arthur (Aklında) : İyi ki bu adamı seçmişler bekçi olarak.
Arthur : Kapıyı açabilir misin?
Bekçi : Hemen!
Bekçi ellerine enerji topladı; devasa kapıyı itmeye başladı. Kapı açılırken metal sürtünme sesi bütün koridorda yankılandı.
Bekçi : Buyrun, Bay Arthur.
Arthur : Sağol.
Bekçi : Kimi görmeye gelmiştiniz ki?
Arthur hafif sırıttı.
Arthur : Jack adlı birisi ile görüşmeye geldim.
Bekçi : O zaman 6. kafesi geçtikten sonra onun olduğu kafese gelirsiniz.
Arthur : Teşekkürler.
Arthur devasa kapıdan içeri girdi; burası Özel Hapisane, diğer adıyla Mutlak Hapisane'ydi. Soğuk hava kemiklere işliyordu. Arthur yavaşça yürüdü; bazı kafeslerde sadece iskeletler, bazılarında çürümüş bedenler vardı. Zincir sesleri ve damlayan suyun yankısı ortamı dolduruyordu. Uzun yürüyüşten sonra 7. kafese geldi ve durdu.
Arthur : Sanırım sen Jack Horizon oluyorsun.
Kafesin içinden mor renkte hafif parlayan gözler belirdi; zincirler hafifçe hareket etti.
Jack : Evet… ama ne için geldin?
Arthur bir an durdu; bakışları ciddileşti.
Arthur : Bazı haberleri ben vereceğim sana.
