Cherreads

Chapter 2 - 2. BÖLÜM: HERŞEY BİTMEMİŞMİŞ

Şaşkınlık içinde kendi cesedine bakıyordu.

Yuan bir süre konuşamadı, hatta düzgün düşünemedi bile. Sonunda zihninden tek bir düşünce geçti:

"Demek öldükten sonra cennet ya da cehennem yokmuş... İnsan sadece bir ruha dönüşüyormuş."

Ama bunu düşünse bile içindeki korku dinmiyordu. Şaşkındı, korkuyordu ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Önündeki insanlardan birine dokunmayı denediğinde eli onların içinden geçip gidiyordu. Ne kadar gerçek görünseler de artık onlarla aynı varlık değildi.

Yuan tam bu durumu anlamaya çalışırken ilerde tuhaf bir şey fark etti.

Bu, insana benzeyen bir şey değildi.

Simsiyah, devasa bir varlıktı. Gövdesinin üstünde kırmızı lekeleri andıran izler vardı. Bir canavara benziyordu; karanlıktan doğmuş, vahşi ve uğursuz bir yaratığa...

O varlık bir anda Yuan'ı fark etti.

Ve hiç tereddüt etmeden onu kovalamaya başladı.

Yuan arkasını dönüp kaçtı. Koşuyordu ama garip bir şekilde hiç yorulmuyordu. Nefesi kesilmiyor, bacakları ağırlaşmıyordu. Yine de canavar ondan çok daha hızlıydı. Aradaki mesafe gittikçe kapanıyordu.

Sonunda yaratık Yuan'a yetişti.

Dev pençeleriyle onu yakaladı ve boğmaya başladı.

Yuan çaresizce çırpınırken zihninden hayatı geçti. Yaşadığı acılar, yalnızlığı, cevap bulamadığı sorular...

Tam o sırada bir şey oldu.

Canavarın kafası bir anda gövdesinden ayrıldı.

Yuan nefes nefese kalmış hâlde yere yığılırken, onu kurtaran kişiye baktı.

Bu, genç bir kadındı.

Yüzünde sert ama sakin bir ifade vardı. Hiç vakit kaybetmeden Yuan'ın elini tuttu.

"Hadi," dedi kadın. "Gitmemiz gerekiyor."

Yuan bir an tereddüt etse de elini ona bıraktı.

Kadın onu peşinden sürükleyerek oradan uzaklaştırdı. Aralıksız beş dakika boyunca koştular. Ama Yuan yine yorulmuyordu. Bu yeni hâlinin ona verdiği tuhaflık hissi daha da büyüyordu.

Sonunda kadın durdu.

Yuan başını kaldırıp etrafa baktığında şaşkına döndü.

Orada sadece bir kapı vardı.

Ne bina vardı, ne duvar, ne de başka bir yapı. Boşluğun ortasında tek başına duran bir kapı...

Kadın kapının yanına gitti ve Yuan'ın anlamadığı bir dilde bir şeyler söyledi. Ardından kapıyı açtı.

Kapının ardında bambaşka bir yer vardı.

Kadın, Yuan'ı hafifçe iterek içeri soktu. Yuan dengesini kaybedip sendeledi ama gözlerini kaldırdığında içeride üç kişi daha olduğunu fark etti.

Odada, kırklı yaşlarında gibi görünen bir adam vardı. Adam sakin bir tavırla Yuan'a bir sandalyeyi işaret etti.

"Merak etme," dedi. "Her şeyi anlatacağız. Kafanın karışık olması normal."

Yuan hâlâ korkuyordu ama başka seçeneği yokmuş gibi hissediyordu. Sessizce gidip sandalyeye oturdu.

Adam derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

"Yuan, lütfen beni dikkatlice dinle. Korkuyor olman normal ama söylediklerimi anlaman gerekiyor."

Yuan boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı. Başını hafifçe salladı.

"Ta-tamam..."

Adam önce yanındaki kişileri göstermeye başladı.

"Önce sana kendimizi tanıtalım. Ben Yamoto'yum. Yüz yıldan fazla süredir bu hâldeyim. Şaşırabilirsin ama burada zaman, gerçek dünyadaki zamana benzemez."

Sonra Yuan'ı kurtaran kadını işaret etti.

"Seni buraya getiren kişi Elizabeth."

Elizabeth, yirmili yaşlarında görünen, orta boylu bir kadındı. Yuan'a üzgün ama yumuşak bir ifadeyle bakıyordu.

Yamoto devam etti.

"Sağımda duran ise Xen."

Xen, otuzlu yaşlarında gibi görünen, kısa saçlı bir adamdı. Onun bakışlarında da garip bir acıma vardı.

"Ve son olarak Notch."

Notch da otuzlu yaşlarında görünüyordu ama diğerlerinden çok daha iri ve güçlü bir yapıya sahipti. Tek başına bile tehditkâr bir izlenim bırakıyordu.

Yamoto kısa bir duraksamadan sonra ekledi:

"Aslında Momo diye biri daha var ama şu anda burada değil. Zamanı gelince onunla da tanışırsın."

Yuan sessizce onları dinliyordu. Aklında yüzlerce soru vardı ama hangisini önce soracağını bile bilmiyordu.

Yamoto yeniden konuşmaya başladı.

"Çok düşük bir ihtimal olsa da bazı insanlar öldükten sonra tam anlamıyla yok olmaz. Bir ruha dönüşür. Sen de onlardan birisin."

Yuan istemsizce ellerine baktı.

"Bu ruha dönüşenlerin kalbinde bir ateş yanar. Bu ateş genelde mavi renkte olur ve sahibine rastgele bir güç verir. Eğer sıkı çalışırsan bu ateş büyür ve güçlenirsin. Ama gücünü kontrol edemezsen çok büyük acılar çekersin... ve sonunda yok olursun."

Yuan'ın yüzü daha da gerildi.

Yamoto'nun sesi bu kez ciddileşti.

"Ama senin durumun bizimkinden farklı. Senin kalbindeki ateş mavi değil... kırmızı."

Yuan bir anda başını kaldırdı.

"Kırmızı mı?"

"Evet," dedi Yamoto. "Ve bu, sende iki farklı güç olduğu anlamına geliyor. Üstelik ikisinin de potansiyeli son derece büyük."

Yuan'ın boğazı kurudu.

"Bunlardan ilki... ölümsüzlük."

"NE?!" diye bağırdı Yuan.

Yamoto, onun tepkisine şaşırmamış gibiydi.

"Şaşırman normal. İkinci gücün ise kanını kullanarak silah oluşturabilmen."

Yuan donup kaldı.

"Kanımla... silah mı?"

"Evet. Ancak bunun bir bedeli var. Kanını kullanırsan zamanla tükenirsin. Bu yüzden dışarıdaki varlıklardan, yani Kabuslar'dan kan alman gerekebilir. Aksi takdirde gücün seni tüketir. Kalbindeki ateş büyüdükçe daha güçlü ve daha kaliteli silahlar yaratabilirsin. Ama sen bu konuda herkesten daha dikkatli olmalısın."

Yuan, Yamoto'nun sesindeki sertliği fark etti.

"Çünkü gücünü kontrol edemezsen çok büyük acılar çekersin. Ve senin en korkunç yanın da burada başlıyor... Ölemezsin. Yani acı bitmez. Sonsuza kadar sürebilir."

Bu sözler Yuan'ın içine soğuk bir bıçak gibi saplandı.

Konuşmak istedi ama boğazından ses çıkmadı. İçinden geçen tek şey şuydu:

"Bu gerçekten bir rüya mı?"

Tam o anda Elizabeth ona baktı.

"Hayır," dedi sakin bir sesle. "Bu bir rüya değil."

Yuan irkilerek ona döndü.

Elizabeth hafifçe başını eğdi.

"Zihnini okuyabiliyorum. Benim gücüm de bu."

Yuan ne diyeceğini bilemedi.

Yamoto tekrar sözü aldı.

"Senin durumun özel. Ama tamamen eşsiz değil. Çünkü bir kişi daha seninle aynı türden kırmızı ateşe sahip."

Yuan istemsizce gerildi.

"Kim?"

"Lee," dedi Yamoto. "Bizim asıl düşmanımız."

Odanın içindeki hava bir anda ağırlaşmış gibiydi.

"Lee'nin de tek bir amacı var," diye devam etti Yamoto. "Senin kalbine sahip olmak."

Yuan korkuyla fısıldadı:

"Ne... neden?"

Yamoto gözlerini kısmadan cevap verdi.

"Efsaneye göre iki farklı kırmızı ateşe sahip kalp birleşirse, o kişi mutlak güce ulaşır. Ve ardından bir dilek hakkı kazanır."

Yuan bir anlığına nefesini tuttu.

"Dilek mi?"

"Evet. Ama her dileğin bir bedeli vardır. Örneğin birini diriltmek istiyorsan, başka birinin ölmesi gerekir. Üstelik ölecek kişinin bunu kabul etmesi de şarttır. Bu dünyada hiçbir şey karşılıksız değildir."

Yuan bir süre sessiz kaldı. Sonra güçlükle sordu:

"Peki... Lee'nin güçleri neler?"

Yamoto cevap verdi:

"Güçlerinden biri, elindeki kartları kullanarak savaşmak. Bu güç büyük ölçüde hayal gücüne bağlı çalışır. Ne kadar yaratıcıysa o kadar tehlikelidir. Diğer gücü ise dışarıda gördüğün o canavarları, yani Kabuslar'ı kontrol etmek."

Yuan kaşlarını çattı.

"Kabuslar mı?"

"Evet," dedi Yamoto. "Onların asıl amacı gerçek dünyadaki dengesizliği büyütmek. Kaosu yayarlar, insanları karanlığa iterler. Aynı zamanda bizimle de savaşırlar. Ama onlardan kan alabilirsin. Bizim görevimiz sayılarını azaltmak ve dengeyi korumak. Eğer çoğalırlarsa dünya daha büyük bir kaosa sürüklenir."

Yuan, duyduklarını sindirmeye çalışıyordu.

Sonra aklına başka bir soru geldi.

"Benim ateşimin kırmızı olduğunu nasıl biliyorsunuz?"

Yamoto hafifçe gülümsedi.

"Biz Ruh Avcıları'yız. Normal insanların kalbinde ateş olup olmadığını görebiliriz. Senin ateşinin kırmızı olduğunu hem biz hem de Lee çok önceden fark ettik. Bu yüzden seni bir süredir izliyorduk. Güçlerini de böyle öğrendik."

Yuan bir şey söylemedi.

Korkuyordu. Aşırı derecede korkuyordu. Ama bunun yanında, artık geri dönüşü olmayan bir şeyin içine sürüklendiğini de anlamaya başlamıştı.

Tam o sırada kapı açıldı.

İçeri kısa boylu, uzaktan bakıldığında on yaşlarında gibi görünen bir kız girdi.

Yamoto hafifçe gülümsedi.

"Geldi bizimki."

Kız bir anda Yuan'a baktı ve yüksek sesle bağırdı:

"Ne?! Sen misin kırmızı ateşli olan?! Senin gibi cılız biri nasıl özel olabilir be?!"

Yuan, beklenmedik bir şekilde korkmak yerine içten içe gülmek istedi. Çünkü karşısındaki kişi sinirli görünse de bir yanıyla tuhaf derecede sevimliydi.

Yamoto sakince konuştu:

"O, Momo."

Kız bir anda sinirlendi.

"O Momo ne demek lan?! Ben senden daha güçlüyüm, ayrıca daha yaşlıyım! Birini tanıtırken sadece Momo demeyin bari. Sonuna biraz saygı ekleyin! Ben bin yıldan uzun süredir buradayım!"

Bu kez Yuan gerçekten şaşkına döndü.

"Bin yıl mı?"

Tam o sırada dışarıdan garip sesler geldi.

Momo homurdanarak kapıya yöneldi.

"Off... Ben bunları halletmiştim. Şimdi kim uğraşacak yine bunlarla?"

Yamoto ayağa kalktı.

"Yuan, hadi. Sana nasıl savaştığımızı gösterelim. Şimdilik sadece izlemen yeterli. Seni sonra eğitiriz."

Momo omuz silkerek söylendi:

"Ben hiç uğraşamam. Siz ne yapacaksanız yapın."

Bunun ardından hepsi dışarı çıktı.

More Chapters