O günden sonra iki gün geçti.
Evde hâlâ sessizlik vardı.
Sadece sessizlik değil… bir ağırlık.
Sanki görünmeyen bir şey herkesin omuzlarına çökmüştü.
Kimse bunu dile getirmiyordu.
Ama herkes hissediyordu.
Yuan son iki gündür daha sakindi. Dışarıdan bakıldığında toparlanıyor gibi görünüyordu.
Ama geceleri…
Geceleri aynı şey tekrar ediyordu.
Kabuslar.
Bir gün, odasında oturmuştu.
Duvara bakıyordu.
Ama aslında hiçbir şey görmüyordu.
Zihni başka bir yerdeydi.
Bir anda kapı açıldı.
Yamoto içeri girdi.
"Gel. Sana— hayır, size— önemli bir şey söyleyeceğim."
Yuan bir an tereddüt etti.
Sonra ayağa kalktı.
Ana odaya geçti.
Herkes oradaydı.
Ama kimse konuşmuyordu.
Elizabeth, Yuan'a baktı.
Uzun uzun.
…Daha iyi gibi.
Ama emin değildi.
Yamoto derin bir nefes aldı.
Bu sefer sesi… normalden daha ciddiydi.
"Size şimdiye kadar anlatmadığım bir şey var. Bunu sadece Momo biliyor."
Oda tamamen sessizleşti.
"Sadece bu boyuta ait bir yer var."
Kısa bir duraksama.
"Gerçek dünyada olmayan bir yer."
Yamoto'nun gözleri hafifçe daraldı.
"Bir orman."
Xen kaşlarını çattı.
"Nasıl bir—"
"Sakin ol."
Yamoto sözünü kesti.
"Dinle."
"Bu orman… normal bir yer değil."
Sesi yavaşladı.
"İçeri girdiğinde yönünü kaybediyorsun.
Girdiğin yer… çıktığın yer olmuyor."
Kısa bir sessizlik.
"Sanki… seni içine çekmek istiyor."
Kimse konuşmadı.
"Ve daha kötüsü…"
Yamoto'nun sesi bu sefer daha da alçaldı.
"Genişliyor."
Yuan'ın parmakları istemsizce kasıldı.
"Eğer bu devam ederse…" dedi Yamoto,
"…o orman bu boyutun tamamına yayılabilir."
"Ve içindeki şeyler…"
Bir an durdu.
"…artık sadece kabus değil."
Momo gözlerini kaçırdı.
Yamoto devam etti:
"Bir teorim var. Emin değilim ama…"
Kısa bir sessizlik.
"Lee… ormanın en derininde olabilir."
Bu isim…
Odanın içindeki havayı değiştirdi.
Yuan'ın nefesi bir an duraksadı.
Gözleri donuklaştı.
Ellerini sıkmaya başladı.
Elizabeth bunu gördü.
Ama bir şey demedi.
"Ormanın içinde çok güçlü elite kabuslar var," dedi Yamoto.
"Ama asıl sorun bu değil."
Başını kaldırdı.
"Orman büyüyor."
Sessizlik.
"Bu durdurulmazsa…"
"…yakında her yerde onları göreceğiz."
Yamoto ellerine baktı.
"Bu ormanı durdurmanın tek yolu… benim ateşim."
Yuan başını kaldırdı.
"Normalde yakamam."
Kısa bir duraklama.
"Ama genişleyen kısımlar… farklı."
Başını kaldırdı.
"Onları yakabiliyorum."
Yamoto etrafına baktı.
"Sizden istediğim şey basit."
Sesi sertleşti.
"Ben ormanı yakarken… siz beni koruyacaksınız."
Kimse hemen cevap vermedi.
Herkes birbirine baktı.
Kısa bir sessizlik…
Sonra başlar sallandı.
"Tamam."
Yamoto ilk kez hafifçe gülümsedi.
"O zaman yarın gidiyoruz."
Bir an durdu.
"Bugün dinlenin."
Ortam biraz gevşedi.
Ama o ağırlık… gitmemişti.
Xen hafifçe gülümsedi.
"Son zamanlarda iyi çalıştık."
Notch omzunu gevşetti.
"Evet. Artık deneme zamanı."
Yuan hiçbir şey demedi.
Sessizce odasına döndü.
Kapıyı kapattı.
Ve yatağına oturdu.
Sessizlik…
Bu sefer daha ağırdı.
Momo, Yamoto'ya yaklaştı.
"Zor olacak."
Yamoto gözlerini kapattı.
"Biliyorum."
"Lee…" dedi Momo.
Yamoto cevap vermedi.
Sadece şunu söyledi:
"Bu iş… bitmedi."
Gece.
Elizabeth duraksadı.
Sonra yönünü değiştirdi.
Yuan'ın odasına gitti.
Kapıyı çaldı.
İçeri girdi.
"Son zamanlarda… biraz daha iyisin."
Yuan gülümsedi.
Ama o gülümseme…
Sıcak değildi.
"Beni merak etme."
Elizabeth baktı.
Uzun uzun.
Bir şey söylemek istedi.
Ama vazgeçti.
"İyi geceler."
Ve çıktı.
Yuan yatağa uzandı.
Gözlerini kapattı.
Ama zihni susmuyordu.
Lee.
Yumrukları.
O güç…
Eğer ölümsüz olmasaydı…
Ölmüştü.
Ve en korkutucu şey…
Lee'nin ciddi bile olmamasıydı.
Yuan gözlerini açtı.
Tavana baktı.
Uyumak istemiyordu.
Ama…
Kılıç sesi.
Yuan bir anda doğruldu.
"Bu… rüya değil."
Yavaşça ayağa kalktı.
Kapıyı açtı.
Koridora çıktı.
Sessizlik.
Ama o ses…
Gerçekti.
Kapılara baktı.
Herkes odasındaydı.
Ama biri yoktu.
Elizabeth.
Yuan yürümeye başladı.
Adımları yavaştı.
Ama içindeki huzursuzluk…
Hızlıydı.
Kapı aralıktı.
İçeri baktı.
Elizabeth.
Tek başına.
Kılıcını tekrar tekrar vuruyordu.
Durmadan.
Nefesi düzensizdi.
Yuan kapıyı açtı.
Elizabeth döndü.
İrkildi.
"Ne yapıyorsun?"
"…Hiç."
Ama Yuan bakmaya devam etti.
Sessizce.
Elizabeth iç çekti.
"Tamam… yakalandım."
Kılıcı indirdi.
"Antrenman yapıyorum."
Yuan hafifçe gülümsedi.
"İstersen yardım edebilirim."
Elizabeth'in gözleri açıldı.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
Yuan içeri girdi.
Bir kılıç yaptı.
Elizabeth hazırlandı.
"Neyse… hadi saldır."
Saldırdı.
Hızlıydı.
Ama…
Yuan daha hızlıydı.
Her darbeyi durdurdu.
Hiç zorlanmadan.
Elizabeth dişlerini sıktı.
Daha hızlı saldırdı.
Yine olmadı.
Sonra—
Yuan hareket etti.
Bir adım.
Bir darbe.
Elizabeth kaçtı.
Birini.
İkisini.
Gözleri parladı.
Yapabiliyorum—
Ama—
Kılıç…
Boynundaydı.
Dondu.
Yuan geri çekildi.
Sessizlik.
Elizabeth başını eğdi.
"Hâlâ… yeterli değilim."
Bir süre sustu.
Sonra konuştu.
"Benim gücüm…"
Duraksadı.
"Rakibin hareketlerini… birkaç saniye önceden görebiliyorum."
Yuan dikkatle dinledi.
"Ama…" dedi Elizabeth,
"…bunu bile düzgün kullanamıyorum."
Yuan bir adım yaklaştı.
"Yanılıyorsun."
Elizabeth başını kaldırdı.
"Senin potansiyelin büyük."
Sessizlik.
"Sadece… onu kullanmayı öğrenmen gerekiyor."
Elizabeth'in gözleri değişti.
"…Anladım."
Bu sefer daha sakindi.
Daha kararlıydı.
Kılıcını kaldırdı.
"Bir daha."
Yuan hafifçe gülümsedi.
"Tamam."
Gece boyunca…
Çalıştılar.
Ama kimsenin fark etmediği bir şey vardı.
Uzakta…
Çok uzakta…
Ağaçların arasından…
Bir çift göz onları izliyordu.
Ve o gözler…
Gülümsüyordu.
