Cherreads

Chapter 17 - 17.BÖLÜM:BU KİM?

Herkes karşısındaki kişiye bakıyordu.

Kısa siyah saçlar.

Ortalama boy.

Nur gibi beyaz bir yüz…

Siyah kıyafetleriyle tatlı bir kız.

Herkes donakalmıştı.

Ve kız… korkudan titriyordu.

Sonra birden ağlamaya başladı.

Yamoto, diğerlerini durdurup kızın yanına gitti.

Onu sakinleştirmeye çalıştı.

Evet, bu bir kabus değildi.

Kız, sesi titreyerek anlatmaya başladı:

"Bir sebepten dolayı yüksekten düştüm… ama sonra kendimi bir anda burda buldum. BURASI CEHENNEM Mİ?"

Herkes şaşkındı.

Buraya yeni birinin gelmesini hiç beklememişlerdi.

Yamoto önce onu rahatlatmaya çalıştı, ardından ismini sordu.

Kız, ağlaması keskin ama utangaç bir şekilde fısıldadı:

"Naho."

Herkes birbirine bakarken, Yamoto Naho'yu nazikçe ayağa kaldırdı:

"Benimle gel, sana olanları anlatayım."

Herkes yavaşça yürümeye başladı.

Önce tanıştılar, ardından olanları anlatmaya başladılar.

Naho, korkusunu bastırmaya çalışsa da hâlâ hafifçe ağlıyordu.

Üstelik gücünü de bilmiyordu.

İçinden sürekli tekrarlıyordu: "Bu bir rüya, bu bir rüya…"

Elizabeth bunu sessizce fark etmişti.

Oradaki herkes ona üzülüyordu.

Odaya geldiklerinde, Naho'yu oturttular ve yaşananları daha detaylı anlattılar.

Naho buna inanmak istemiyordu.

Bir yandan içinden geçiyordu:

"Çok mu kötülük yaptım? Tanrı ceza olarak beni buraya mı yolladı?"

Yamoto, Yuan'a dönerek:

"Şurdaki boş odayı biliyorsun değil mi? Önce biraz evi göster, sonra onu oraya bırak. Bir süre dinlensin."

Yuan başıyla onayladı ve Naho'yu yavaşça gezdirdi.

Ama Naho, dinlenmek gibi bir amacı olmadığını belli ediyordu.

Yuan döndü ve yine ağlayarak sordu:

"Burası bir cehennem değil mi?"

Yuan buna bir cevap veremedi.

Kız heyecanla ve korkuyla:

"Üstelik etrafta canavarlar da vardı! Burası kesinlikle cehennem! Ama ben iyi bir insandım… Neden Tanrı beni buraya yolladı?"

Ve yeniden ağlamaya başladı.

Yuan onu sakinleştirmeye çalışırken, Elizabeth odanın kapısından içeri girdi:

"Yuan, ben onunla ilgileneceğim. Sen gidebilirsin."

Yuan başını sallayarak odadan çıktı ve Naho'nun yanına oturdu.

Sakin bir sesle konuştu:

"Naho… Buraya gelince şaşırman ve üzülmen normal. Hepimiz bu durumdaydık ama sonradan alıştık."

Bu sözler Naho'yu biraz olsun sakinleştirdi.

Elizabeth devam etti:

"Senin içindeki o mavi ateş yavaş yavaş parlıyor. Korkma. Bana ölmeden önce ne olduğunu anlatmak ister misin?"

Naho başını sallayarak, hafif bir sesle "Hayır." dedi.

Elizabeth: "Seni anlıyorum."

Oda sessizleşti. Uzun bir sessizlik… sadece rüzgarın sesi vardı.

Bir süre sonra Yuan tekrar odaya girdi:

"Bugün dinlen, tamam mı?"

Elizabeth, kapıyı kapatıp Yuan'a üzgün bir sesle fısıldadı:

"Onun için üzülüyorum."

Yuan aynı ses tonuyla cevapladı:

"Hepimiz üzülüyoruz."

Herkes şaşkındı.

Gerçek dünyada başka bir mavi ateşli kişi görmemişlerdi.

Yamoto ve Momo bunu tartışırken, aniden bir ses geldi:

–çat!

Yuan hemen kapıyı açtı.

Odadaki duvar kırılmıştı.

Ve Naho yoktu.

"Herkes etrafa dağılın! Farklı yönlere gidin!" Yamoto bağırdı.

Herkes hızlıca hazırlandı ve farklı yönlere koşmaya başladı.

Yaklaşık beş dakika sonra, Yuan Naho'yu gördü.

Hızla koşuyordu… inanılmaz hızlıydı.

Yuan birden fark etti: "Evet… bu onun gücü olmalı."

Koşarken Naho hem ağlıyor hem de Yuan ile aralarındaki mesafe açılıyordu.

Ama Naho'nun önüne üç kabus çıktı.

Naho aniden düştü, titremeye başladı.

Hareket edemiyor, korku içinde kabuslara bakıyordu.

Tam o sırada Yuan yetişti.

Kılıcını çekti ve üç kabusu tek bir hamlede yok etti

Ama her şey burada bitmemişti.

Naho bir anda tekrar koşmaya başladı.

Sanki az önce olan hiçbir şey yetmemiş gibi… daha da hızlıydı bu sefer.

Yuan bir an donakaldı, ardından dişlerini sıktı.

"Yine mi…" diye mırıldandı ve peşinden koşmaya devam etti.

Ayak sesleri boşlukta yankılanıyordu.

Naho'nun nefesi düzensizdi.

Kaçıyordu… ama neden kaçtığını kendisi bile bilmiyordu.

Tam o sırada—

Önünde bir şey belirdi.

Naho aniden durdu.

Yuan da birkaç adım sonra durmak zorunda kaldı.

Bu bir kabus değildi.

…Bir palyaçoydu.

Yuan'ın gözleri büyüdü.

Nefesi bir anda kesildi.

Elleri titremeye başladı.

"-Lee…"

Lee başını hafifçe yana eğdi.

Yüzünde o rahatsız edici, alaycı gülümseme vardı.

Uzun uzun Yuan'a baktı.

Sanki onu inceliyor… korkusunun tadını çıkarıyordu.

Sonra kıkırdadı.

"Bu oyuna yeni bir kurban gelmiş ha…"

Sesi sakindi.

Ama içinde bir tehdit vardı.

Yuan'ın kalbi daha da hızlandı.

Vücudu istemsizce geri çekilmek istiyordu… ama hareket edemedi.

Lee bir adım bile atmadan…

Bir anda yok oldu.

Sanki hiç orada olmamış gibi.

Sessizlik çöktü.

Yuan birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

Nefes almayı bile unutmuş gibiydi.

Sonra kendine geldi.

"Lanet olsun…" diye fısıldadı.

Hemen başını kaldırdı ve Naho'ya baktı.

Onu yalnız bırakamazdı.

Hiç düşünmeden tekrar koşmaya başladı ve kısa sürede Naho'nun yanına ulaştı.

Bu sefer yüzü daha ciddiydi.

Çünkü artık biliyordu—

Bu sadece bir kaçış değildi.

Lee… onları izliyordu.

Sonra Naho'yu tutarak bağırdı:

"SAKİN OL!"

Naho tekrar ağlamaya başladı.

Yuan sakin bir sesle devam etti:

"Bana ölmeden önce ne olduğunu anlat."

Naho ağlamayı kesti, ama gözlerindeki üzüntü hâlâ derindi.

More Chapters