⚙️ BÖLÜM 223: METALİN RUHU VE PASLI ÇIKIŞ: "UNUTULMUŞ VARDİYA"
Laboratuvarın derinliklerinden gelen o ritmik, ağır ve metalik adım sesleri ( KLANK... KLANK... ), Engerek'in "eski" dünyasının henüz tamamen ölmediğini haykırıyordu. Tozlu havada asılı kalan yeşil fosforlu ışık, gölgelerin içinden çıkan siluetleri aydınlattığında, Kael Vael'thra karşısındakilerin etten ve kemikten yapılmadığını anladı.
Bunlar Runik Muhafızlardı (Runic Sentinels).
Ancak Solgard Sarayı'nı koruyan o zarif, altın işlemeli ve estetik Golemlerden değillerdi. Bunlar prototipti. Kaba, endüstriyel, paslı demirden ve perçinlenmiş plakalardan oluşuyorlardı. Göğüs kafeslerinin içinde, kalp yerine, tıpkı az önceki Amalgam gibi ama daha stabil çalışan, soluk turuncu bir Tını Çekirdeği (Mana Core) yanıyordu. Üç taneydiler. Ellerinde silah yoktu; çünkü kolları, dirsekten itibaren devasa, hidrolik çekiçlere ve dönen testerelere dönüştürülmüştü.
"Bunlar pazarlık yapmaz," dedi Ferran Lyth, hançerlerini ters tutuşa geçirerek. Sesi, maskesinin altından boğuk ama gergindi. "Zayıf noktaları neresi Vael'thra? Sen her şeyi bilirsin."
Kael, Siyah Diş'i sağ elinde, Gölge Diş'i sol elinde dengelerken gözlerini kıstı. Analiz Refleksi devreye girdi. Sağ gözündeki dikey altın yarık, düşmanların zırh plakalarındaki birleşim noktalarını, paslanmış menteşeleri ve enerji akış hatlarını taradı.
Zırh Kalınlığı: Yüksek. Dökme demir. Malik'in balyozu bile bunları ezmekte zorlanır. Hareket Hızı: Düşük. Hidrolik sistemleri eski. Zayıf Nokta: ...Eklem yerleri. Ve Metal Yorgunluğu.
"Bunları kesemeyiz," dedi Kael, soğukkanlılıkla. "Ve ezemeyiz. Bunlar yüzyıllardır burada bekliyor. Metal yorgun. Onları kırmayacağız Ferran. Onları... dağıtacağız."
Öndeki Muhafız, paslı bir gıcırtıyla ( GIIIRÇ ) hızlandı. Sağ kolundaki devasa çekiç pistonu, Malik'in kafasını hedef alarak ileri fırladı.
"Duvar!" diye bağırdı Kael.
Malik, Yerkıran'ı (Kalkanı) önüne aldı ve Kudretini (Aurasını) bacaklarına vererek "Demir Kök" duruşuna geçti. *GÜMMM!*Darbe, kalkanın yüzeyinde patladı. Malik, taş zeminde yarım metre geriye sürüklendi, botlarının altından kıvılcımlar çıktı ama yıkılmadı. "Ağırlar!" diye hırıldadı Malik, dişlerini sıkarak. "Çok ağırlar Kaptan!"
"Hareket et!" dedi Kael.
Kael ve Ferran, Malik'in yarattığı o sabit noktayı bir eksen olarak kullanarak iki yana açıldılar. Ferran, bir gölge gibi kayarak soldaki Muhafızın arkasına geçti ve hançerlerini Muhafızın diz kapağının arkasındaki kablo benzeri enerji hatlarına saplamaya çalıştı. *ÇING.*Metal metale çarptı. Ferran'ın hançeri sekti. "Kesilmiyor!" diye bağırdı Ferran, Muhafızın dönen testeresinden son anda takla atarak kaçarken.
Kael ise sağdaki Muhafızın üzerine koştu. Muhafız, sol kolundaki paslı testereyi çalıştırdı. Testere, kulakları sağır eden bir vızıltıyla dönmeye başladı. Kael'in üzerine savruldu. Kael, durmadı. Eğilmedi. Sadece duruşunu değiştirdi. İrade Bükümü: Titreşim Rezonansı (Vibration Resonance).
Kael, kendi Tınısını (Manasını) kullanmadı; çünkü bu bedel isterdi. Bunun yerine, Kudretini (Aurasını) kılıcının kabzasına yoğunlaştırdı ve testerenin yarattığı o yüksek frekanslı titreşimi "okudu". Her metalin bir kırılma frekansı vardı. Ve bu metaller... yüzyıllardır buradaki asidik havayı solumaktan dolayı içten içe çürümüştü.
Kael, Siyah Diş'in sırtıyla, testerenin dönen metaline değil, testereyi tutan kolun o paslı, hareketsiz dirsek eklemine sert, kısa ve ritmik bir vuruş yaptı. *TOK.*Bu bir kesiş değildi. Bu, metalin atomik yapısına gönderilen bir "Dağıl" emriydi. Kael'in fiziksel gücü (Kudret), metalin içindeki mikro çatlakları tetikledi.
Muhafızın dirseğinden, camın çatlamasına benzer tiz bir ses ( ÇIT ) geldi. Ardından, o devasa metal kol, sanki çürük bir dalmış gibi gövdeden ayrıldı ve yere düştü. *GÜM.*Muhafız, ağırlık dengesini kaybederek yana yattı.
"Pas!" diye bağırdı Kael. "Eklemlere vurun! Kesmeye çalışmayın! Şok uygulayın!"
Ferran, mesajı aldı. Hançerlerini saplamak yerine, kabzalarının topuzlarıyla Muhafızın boyun menteşelerine vurmaya başladı. Malik, kalkanının kenarını bir balyoz gibi kullanarak, kendisine saldıran Muhafızın diz kapağına yanal bir darbe indirdi. *KÜT - ÇAT.*Paslı demir, kaba kuvvet ve doğru açı karşısında iflas etti. Muhafızlar birer birer diz çöktü, kolları koptu veya başları gövdelerinden ayrıldı.
Son Muhafız da, Kael'in Siyah Diş'i göğsündeki Tını Çekirdeği'ne saplamasıyla ( CIZZZT ) sönüp yere yığıldığında, laboratuvara tekrar sessizlik hakim oldu. Ancak bu sessizlik, tavanın titremesiyle bozuldu. Yukarıdan tozlar dökülüyordu. "Çöküyor," dedi Malik, tavana bakarak. "Sınav bittiğinde yukarıdaki bariyerler kapanır. Burası... burası kendini imha ediyor olabilir."
Kael, Muhafızların arasından geçerek odanın arka tarafındaki o karanlık tünel girişine koştu. "Çıkış burada," dedi. Haritayı hatırlıyordu. "Bu tünel bizi yukarıya değil, dışarıya götürecek. Eski Madenlere."
--------------------------------------------------------------------------------
Tünel, laboratuvarın steril ve yapay havasından sonra, Kael'e bile boğucu gelen, ağır, tozlu ve küf kokan bir karanlığa açılıyordu. Burası Eski Madenler (The Old Mines) idi. Solgard Akademisi kurulmadan çok önce, bu dağların altındaki cevherleri çıkarmak için açılmış, sonra terk edilmiş ve unutulmuş devasa bir yeraltı ağı.
Zemin, çürümüş demiryolu traversleri ve paslı raylarla doluydu. Tavanı destekleyen ahşap kirişler, zamanın ağırlığı altında bükülmüş, her an kırılacakmış gibi inliyordu.
Ferran Lyth, Kael'in birkaç adım gerisinden geliyordu. Suikastçının gözleri karanlığa alışkındı ama zihni, az önce gördüğü o laboratuvarın ve Kael'in o "insanlık dışı" soğukkanlılığının etkisi altındaydı. "Vael'thra," dedi Ferran, sessizliği bozarak. Sesi tünelde yankılandı. "O notlar... 'Denek 4'. O sendin, değil mi?"
Kael durmadı. Adımları, rayların arasındaki çakılları eziyordu. "Ben Denek 4 değilim Ferran," dedi, sesi karanlığın bir parçası gibiydi. "Denek 4 öldü. Başarısız oldu. Ben... hayatta kalanım."
Malik, arkalarından geliyordu, devasa kalkanı tünelin dar duvarlarına sürtüyordu. "Bunları konuşmanın sırası değil," dedi Malik, korumacı bir tonla. "Kaptan, tünel yukarı eğimleniyor. Hava akımı var. Çıkışa yaklaşıyoruz."
Kael, elini kaldırarak onları durdurdu. Önlerinde, tünelin tavanının çöktüğü ve yolu kapattığı bir yığın vardı. Ancak yığının tepesinde, kayaların arasından sızan cılız, gri bir ışık huzmesi görünüyordu. Gün ışığı. Ama yol kapalıydı.
"Tırmanacağız," dedi Kael. "Malik, kalkanını bırakma. Onu basamak yapacağız."
Tırmanış, savaştan daha zordu. Kael, Hayati Zerreleri nin (hücrelerinin) yakıt için haykırdığını hissediyordu. Midesi, açlıktan dolayı kramp girmişti. Kudret kullanımı bedel isterdi ve Kael'in bedeni şu an kendi yağ ve kas dokusunu yakarak enerji üretiyordu. Kayalar kaygandı. Ellerindeki eldivenler parçalanmıştı. Kael, Malik'in omzuna basarak yukarıdaki bir çıkıntıya tutundu, sonra Ferran'ı çekti. En son Malik, o devasa cüssesiyle ve kalkanıyla, Kael ve Ferran'ın yukarıdan sarkıttığı iplere (veya kemerlere) tutunarak tırmandı.
Son bir gayretle, o dar, kayalık yarıktan kendilerini dışarı attılar.
--------------------------------------------------------------------------------
Yüzlerine çarpan hava, Gri Vadi'nin o metalik, asidik havası değildi. Bu hava, çam reçinesi, nemli toprak ve soğuk rüzgar kokuyordu. Kael, ciğerlerini yakan bir nefes aldı ve sırtüstü yere, ıslak çimlerin ve yosunların üzerine yığıldı. Gökyüzü griydi. Akşam olmak üzereydi. Etrafta yıkık sütunlar yoktu. Sadece devasa, gövdeleri yosun tutmuş ağaçlar ve sık çalılıklar vardı. Burası sınav alanı değildi. Burası Kuzey Ormanı'nın (Northern Forest) etekleriydi. Akademi arazisinin dışında, yabanın başladığı yer.
Malik, Kael'in yanına çöktü, nefes nefese. "Çıktık," dedi gülerek. "Kaptan, başardık. O cehennemden çıktık."
Ferran Lyth, ormanın sınırındaki bir ağaca yaslanmış, uzaktaki Akademi siluetine bakıyordu. Akademi'nin kulelerinden yükselen dumanlar ve gökyüzünde süzülen hava gemileri görünüyordu. Ancak bu gemiler kutlama için değil, arama-kurtarma için uçuyor gibiydi. "Bakın," dedi Ferran, elini uzatarak.
Akademi'nin ana kulesinin tepesinde, "Sınav Bitiş" bayrağı asılıydı. Ama bayrak yarıya indirilmişti. Ve gökyüzüne fırlatılan işaret fişekleri yeşil (başarı) değil, Kırmızı (Tehlike/Kayıp) idi.
Kael doğruldu. Üzerindeki çamurlu, kanlı ve yanık zırhı düzeltti. "Bizi aramıyorlar," dedi Kael, durumu analiz ederek. "Bizi... ölü saydılar. Giriş kapısı kapandı. Çıkış kapısı kapandı. Ve biz listede yokuz."
"Ne?" Malik şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Ama kristal bizde! Kazandık!" Kael, belindeki keseyi çıkardı. Mavi ışık, kesenin kumaşından sızıyordu. "Kristal bizde," dedi Kael. "Ama oyunun kuralları değişti Malik. Eğer şimdi oraya, elimizde bu kristalle gidersek... bizi kahraman gibi karşılamayacaklar. Engerek'in laboratuvarını gördük. O yaratığı gördük. Çok fazla şey biliyoruz."
Ferran, maskesini indirdi. Yüzü ter ve kir içindeydi ama gözlerinde yeni bir saygı ifadesi vardı. "Yani? Ne yapacağız? Ormanda mı yaşayacağız?"
"Hayır," dedi Kael. Gözlerini Akademi'ye, o devasa taş yapıya dikti. "Oraya döneceğiz. Ama öğrenci olarak değil. 'Hayaletler' olarak. Bizi ölü sanıyorlarsa... bu bizim avantajımız olur. Gafil avlanmazlar. Gafil avlarlar."
Kael, ormanın derinliklerinden gelen bir hışırtı duydu. Bu bir hayvan değildi. Bu, düzenli bir adım sesiydi. "Saklanın," diye fısıldadı. Çalıların arasına sindiler. Yoldan geçenler, Akademi'nin "Arama ve Temizlik" ekibiydi. Ancak başlarında bir hoca değil, üzerinde Gümüş Gölge (Saray Muhafızı) zırhı olan bir adam vardı. Ve adamın yanındaki kişi... Riza idi. Engerek'in sağ kolu. Riza, elindeki bir listeye bakıyor ve yanındaki muhafıza bir şeyler söylüyordu. Rüzgar, sesini taşıdı: "Cesetleri bulun. Özellikle Vael'thra'nın cesedini. Parçalanmış bile olsa, o mühürlü omurgayı istiyorum."
Kael'in kanı dondu. Malik, öfkeyle öne atılmak istedi ama Kael onu tuttu. "Bekle," dedi Kael. "Şimdi değil. Zamanı gelecek."
Ekip, çalıların arasında sessizce beklerken, Kael Vael'thra acı bir gerçeği kabul etti: Sınavı kazanmışlardı ama hayatlarını kaybetmişlerdi. Artık onlar birer öğrenci değil, kendi okulları tarafından avlanan birer kaçaktı. Ve avcı, Kael'in ölüsünü istiyordu.
