Molanai Köyü, şehir gürültüsünden uzak, zamanın kendi ritminde aktığı, dünyanın geri kalanı tarafından sanki unutulmuş bir yerdi.
İlkbaharın gelişiyle birlikte köy, uykusundan uyanan dev bir tabloyu andırıyordu. Kiraz ağaçları, dallarını pembe ve beyazın en narin tonlarıyla süslemiş; taze yeşermiş çimenlerin arasından boy veren beyaz zambaklar, rüzgârla birlikte insanın zihnini berraklaştıran o büyülü kokusunu etrafa saçmaya başlamıştı. Köyün girişindeki mütevazı manzara, buranın ruhunu özetliyordu: Çoğu ahşaptan inşa edilmiş, yaşanmışlık kokan sıcak evler.
Bu ahşap evlerden birinde, kendi halinde yaşayan dört kişilik bir aile kalıyordu. Ailenin en büyük kızı olan 17 yaşındaki Shizuma, duru güzelliğiyle dikkat çeken bir genç kızdı. Kar beyazı teni, beline kadar uzanan simsiyah düz saçları ve her bakışında derin bir zekâ parıltısı saklayan koyu kahverengi gözleri vardı.
Güneşin henüz yükseldiği saatlerde, Shizuma her zamanki gibi okulun yolunu tuttu. Yolun kenarında, ince yapılı ve kısa saçlı bir silüetin sabırsızlıkla beklediğini görünce dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
Bu, köyün neşesi ve enerji kaynağı olan en yakın arkadaşı Monisai'ydi. Monisai, zekâsı ve bitmek bilmeyen yaşam enerjisiyle tanınırdı. Shizuma'nın yaklaştığını fark edince gözleri parladı ve ona doğru adeta atıldı.
["Shizuma! Nerelerdeydin? Seni o kadar çok özledim ki!"]
Monisai, arkadaşına öyle sıkı sarıldı ki Shizuma bir an için nefesinin kesildiğini hisseti. Arkadaşının bu çocuksu ve içten sevgisi karşısında zar zor nefes alarak karşılık verdi:
[ "Ah... Seni bu kadar özleteceğimi bilseydim daha erken çıkardım. Ben de seni özledim, ama biraz daha sıkarsan okuldan önce hastaneye gideceğiz."]
Monisai kıkırdayarak kollarını gevşetti ama elini bırakmadı. Bir anda kolundaki saate bakıp gözleri fal taşı gibi açıldı.
["Lanet olsun! Geç kalıyoruz, koş!"]
Shizuma, ilk adımda sendelese de Monisai'nin sürüklemesiyle birlikte kendini amansız bir koşunun içinde buldu.
Yarım saatin sonunda, ciğerleri yanarcasına soluk soluğa kalmış, saçları rüzgârdan birbirine karışmış iki genç kız okul kapısındaydı. Neyse ki ders zili henüz çalmamıştı. Okulun emektar güvenlik görevlisi, saçlarına kır düşmüş, soğuktan yanakları elma gibi kızarmış o hafif tombul adam, onlara gülümseyerek kapıyı açtı.
Molanai'nin okulu, merkezin biraz dışında, iki katlı mütevazı bir binaydı. Alt katın koridorları alt sınıfların cıvıltısıyla yankılanırken, Shizuma ve Monisai merdivenleri hızla tırmanarak üst kattaki sınıflarına ulaştılar. Her ikisi de son sınıf öğrencisiydi.
Monisai, girdiği her ortamda ışığıyla dikkat çeken, hem öğretmenlerinin hem de arkadaşlarının hayranlığını kazanan popüler bir kızdı. Projelerdeki başarısı ve sosyal becerileri onu zirveye taşıyordu.
Shizuma ise onun tam zıttıydı. Kalabalıklardan ve gösterişli etkinliklerden hoşlanmaz, üşengeç tavırlarıyla çoğu şeyi geçiştirirdi. Ancak bu umursamaz görünüşünün altında, keskin bir analiz yeteneği yatıyordu. Olayları ve insanları bir strateji tahtasındaymış gibi okuyabilir, en karmaşık oyunlarda bile tek bir hamleyle galibiyete ulaşabilirdi. Zeki, alımlı ama bir o kadar da dünyayı izlemekle yetinen bir gözlemciydi o.
İkindi güneşinin altın sarısı ışıkları sınıfa dolarken okul günü sona erdi. İki arkadaş, eşyalarını toplayıp okuldan çıktılar. Dönüş yolunda, batan güneşin yarattığı huzurlu sessizliği Shizuma'nın uzun zamandır aklını kurcalayan o soru bozdu:
["Monisai, bir şeyi merak ediyorum... Neden saçlarını hiç uzatmıyorsun? Yani, neden hep bu kadar kısa kesiyorsun?"]
Monisai duraksadı. Sorunun ağırlığı yüzündeki ifadeyi bir anlığına garipleştirse de hemen o bildik, gizemli gülümsemesini takındı.
["Bazı kitaplara göre, bir kadının saçlarını kesmesi yeni bir başlangıçtır Shizuma. Atalarımızın inanışına göre ise bu, zihindeki eski düşüncelerden kurtulup iyi ruhlara yer açmaktır. Ben de geçmişe saçlarımla veda ettim. Belki bu yeni halimle, hayatıma gerçekten iyi bir ruhu davet edebilirim."]
Bu sözlerin ardından Shizuma'ya el sallayıp kendi evine doğru giden patikaya saptı. Gecenin sessiz ve hafifçe ürpertici havasında, Monisai'nin silüeti yavaş yavaş karanlığın içinde kayboldu. Shizuma olduğu yerde kaldı; arkadaşının sözlerini zihninde tartıyordu. Bu bir batıl inançtı, biliyordu ama Monisai'nin sesindeki o tuhaf ciddiyet içini titretmişti. Ona göre böyle şeyler mantıksızdı, saçmaydı.
Kendi evine yaklaşırken düşüncelerinden sıyrılmaya çalıştı. Ancak tam o sırada, ensesinde soğuk bir ürperti hissetti. Gecenin zifiri karanlığında, arkasında birinin olduğunu fark etti. Uzun boylu bir erkek gölgesi, sessiz adımlarla onu takip ediyordu.
Shizuma'nın analiz yeteneği bu kez bir oyun için değil, hayatta kalmak için devreye girmek üzereydi.
