ARC 2 — Gölgenin Taşıyıcısı
Bölüm 28 — Bağlılık
Ormanın içi akşamın soluk ışığıyla kaplanmıştı. Rüzgâr dalların arasında uğuldayarak geçiyor, yere düşen yapraklar sessizce titreşiyordu. Lin Yue, başının üzerindeki Qi tacını hissedebiliyordu. Her nefes alışında enerji tacın merkezine doluyor, ışığı hafifçe parlıyordu, ama hâlâ zayıftı. Yanında duran Luo Feng ve Chen Luo'yu görmek, geçmişte yaşananları hatırlatıyordu; birkaç saat önce bu iki kişi hayatını almak için planlar yapıyordu, şimdi ise diz çöküyor, ona bağlılıklarını sunuyordu.
Lin Yue, derin bir nefes aldı ve Qi'sini daha da yoğunlaştırdı. Zihninin içinde bir huzursuzluk vardı; güç yeteneğinin sınırlı olduğunu biliyordu. Ancak bu bağlılık, onu daha görünmez kılıyordu. Daha az kişi fark edecek, daha kolay kaçabilecekti. Aynı zamanda, bu iki güçlü kişi onunla birlikte hareket ediyordu; artık yalnız değildi.
"Başınızı kaldırın," dedi Lin Yue sakin bir sesle.
Luo Feng ve Chen Luo, başlarını birlikte kaldırdılar. Gözlerinde hâlâ bir sertlik vardı, ancak Lin Yue'ye baktıklarında o sertlik, yerini korku ve saygıya bırakıyordu.
"Bizi koruyacak mısınız?" diye sordu Luo Feng, sesi alçak ve titrek.
Lin Yue'nin dudakları hafifçe kıvrıldı. "Qi'm devam ettiği sürece," dedi Chen Luo, "bağ sürer. Eğer tükenirse zayıflar."
Lin Yue bunun farkındaydı. Bu bağ güçlüydü, ama sürekli enerji tüketiyordu. Tacın ışığı hafifçe titredi; bu, onu ne kadar zorlarsa zorlasın, gücünü yönetmesi gerektiğinin bir işaretiydi. Bir süre düşündü, sonra sessizce ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı. Arkasındaki iki kişi hemen hareket etti. Artık av ve avcı rolü değişmişti; bu sefer avlanacak olan kendisi değil, kendi kurallarını koyan kişi olacaktı.
Bölüm 29 — Yeni Düzen
Güneş batarken üç kişi ormanın derinliklerinde eski bir kayalık bölgeye ulaştı. Burası sessiz bir sığınak gibiydi; devasa taşlar rüzgârı kesiyor, sık ağaçlar görüşü kısıtlıyordu. Lin Yue, yere oturdu ve gözlerini kapattı. Tacın ışığı hâlâ soluktu, ama nefes alış verişiyle birlikte hafifçe parlamaya başladı. Qi, doğrudan tacın merkezine akıyor, Lin Yue'nin vücuduna yayılıyordu. Her nefeste enerji birikiyor, her bir kas ve sinir uyarılmış gibi hissediliyordu.
Chen Luo, Lin Yue'nin yanına yaklaştı ve dikkatle bakarak, "Qi'niz düşüyor," dedi.
Lin Yue başını salladı. "Biliyorum," dedi, ama sesi kararlıydı. Gözlerini açtı ve etrafına bakarak eski ormanın sessizliğini dinledi. Rüzgâr ağaçları hafifçe sallıyor, uzakta kuşların son ötüşleri duyuluyordu.
"Tarikattan bahsedin," dedi Lin Yue, sesi düşünceli ama soğuktu.
Chen Luo başını eğdi ve konuştu: "Gölgeli Rüzgâr Tarikatı… Üç ana bölümü var: İzleyiciler, savaşçılar ve iç öğrenciler. Biz… savaşçılar ve izleyicileriz."
Luo Feng hafifçe ekledi: "İç öğrenciler, her zaman daha güçlüdür. Bizim seviyemiz onların yanında önemsiz kalır."
Lin Yue gözlerini daralttı. Bu, bir farkındalıktı. Gücü sınırlıydı, ama bu fırsat da vardı. Eğer kendini geliştirebilirse, iç öğrencilerin seviyesine ulaşabilir ve tarikatın gerçek gücünü görebilirdi. Tacın ışığı tekrar hafifçe titreşti; Lin Yue bunu bir işaret olarak gördü.
Ayağa kalktı ve Luo Feng ile Chen Luo'ya döndü. "Artık benimle birlikte hareket edeceksiniz," dedi, sesi soğuk ama kararlıydı.
İkisi başlarını eğdi. "Emredin," dediler.
Gece, ormanın üstüne çökerken Lin Yue'nin yüzünde tehlikeli bir ifade belirdi. Artık av değil, avcıydı.
Bölüm 30 — Avcı
Gece ilerledikçe ormanın gölgeleri derinleşti. Üç kişi sessizce ilerliyordu; Lin Yue öndeydi, arkasında Luo Feng ve Chen Luo, gözleri ve kulaklarıyla çevreyi tarıyordu.
Bir anda Lin Yue durdu, elini kaldırdı ve arkasındaki ikisi hemen durdu. Sessizlik, derin bir gerilimle doldu. Chen Luo gözlerini kapattı, Qi'yi hissetti ve ardından sessiz bir sesle konuştu: "Bir kişi geliyor."
Luo Feng başını hafifçe eğdi, "Qi Toplama dördüncü seviye."
Lin Yue'nin gözleri daraldı. Tarikatın bir üyesiydi ve karşısındakinin gücü, onun bağını zorlayacak seviyedeydi. Yavaşça adım attı ve başındaki tacın ışığını yoğunlaştırdı. Adam, siyah cübbesi ve uzun kılıcıyla ağaçların arasından çıktı, üç kişiyi gördü ve önce Chen Luo'ya, sonra Luo Feng'e, sonra Lin Yue'ye baktı.
Kaşları çatıldı ve birkaç saniye duraksadı. Lin Yue sessizce bir adım daha attı. Toprak hafifçe çatladı ve adam birkaç metre geriye savruldu, ancak düşmedi. Gücü yüksek, deneyimli bir savaşçıydı.
Lin Yue'nin gözleri soğuk ve kararlıydı. "Demek gerçek savaş başlıyor," dedi kendi kendine. Arkasında iki eski düşmanı ve şimdi sadık olan savaşçılar, kılıçlarını çekmiş, onunla birlikte duruyordu. Artık av olan, avcıya dönüşmüştü.
Bölüm 31 — Gölgeli Tehdit
Lin Yue, Chen Luo'nun yanından hızla ilerlerken, ormanın gölgeleri arasından devasa bir siluet belirdi. Karşılarına çıkan bu adam, iki metreyi aşan boyu ve geniş omuzlarıyla ormanı adeta gölgede bırakıyordu. Siyah zırh ve cübbesi rüzgârda dalgalanıyordu; kılıcı elinden düşmeyecek kadar ağır ve keskin görünüyordu.
Adamın sesi derin ve tok çıktı:
"Ben Jin Han. Beş yıldızlı usta savaşçıyım. Bu ormanda tek başına hareket eden sizler, hainlik ettiniz. Lin Yue, Chen Luo ve sen, Luo Feng… Her birinizi yok edeceğim."
Lin Yue'nin başındaki tacın ışığı daha da parladı. Chen Luo hâlâ büyü etkisi altındaydı ve kafası karışıktı. Lin Yue, Chen Luo'ya hızlıca fısıldadı:
"Biz kaçıyoruz. Yanımda kal, hızla ilerle!"
Chen Luo, gözleri hâlâ boş bir ifadeyle Lin Yue'yi takip etti. Jin Han, Lin Yue'nin ve Chen Luo'nun hareketlerini izlerken, tek bir hamlede kılıcını salladı. Darbe öyle güçlüydü ki, çevredeki taşlar parçalandı, ağaçlar köklerinden savruldu ve bir patlama sesi ormanı titretti.
Lin Yue ve Chen Luo, ormanın derinliklerine doğru zigzaglar çizerek kaçarken, Lin Yue'nin tacının etkisi menzil yetersizliği nedeniyle azalmıştı. Artık Luo Feng üzerindeki büyü etkisi kalkıyordu, ama Chen Luo hâlâ etkisi altındaydı.
"Öndeki dar geçidi kullanacağız!" dedi Lin Yue.
Chen Luo başıyla onayladı ve hızla yön değiştirdiler. Lin Yue, her nefes alışında tacın ışığını enerjiyle doldurmaya devam ediyordu; ama karşılarında duranın gücünü biliyordu: Jin Han, tek başına beş yıldızlı bir usta savaşçıydı ve hiçbir boşluk bırakmıyordu.
Bölüm 32 — Luo Feng'in Uyanışı
Lin Yue ve Chen Luo yeterince uzaklaşınca, Luo Feng derin bir nefes aldı ve kendine geldi. Tacın büyü etkisi artık menzil olarak yetersizdi; zihni berraklaşmış, gözleri odaklanmıştı.
Hatırladı: Lin Yue'yi ve Chen Luo'yu korumak için geride kalmıştı, ama geri dönerse Tarikat onu hain ilan ederdi. Bu yüzden savaşmak zorundaydı; en azından Lin Yue'yi korumuş gibi görünerek.
Luo Feng kılıcını kavradı. Ormanın sessizliği, güçlü bir enerji dalgasıyla titredi. Karşısında Jin Han duruyordu, gözleri soğuk ve keskin. Her bir hareketi, çevresindeki ağaçları sarsıyor, toprağı çatlatıyordu.
Luo Feng adım attı. Kılıcını salladı ve Jin Han'a saldırdı. Her darbe, ormanda yankılanan enerji patlamalarına dönüşüyor, gökyüzüne toz ve yaprak fırlatıyordu.
Jin Han gülümsedi, tek bir hareketle devasa bir enerji dalgası yarattı. Luo Feng'in savunması sarsıldı, ama geri çekilmedi. Kılıcını savurarak karşı saldırı yaptı, bir an için Jin Han'ı dengelemeyi başardı.
Luo Feng düşündü: "Lin Yue ve Chen Luo uzaklaştı. Tacın etkisi bitti… şimdi tamamen kendi gücümle savaşacağım."
Artık savaş, bir ölüm kalım düellosuna dönüşmüştü. Her hamle, hem savunma hem de saldırıydı; her enerji patlaması, ormanın yapısını değiştiriyordu.
Bölüm 33 — 1v1 Düello
Jin Han kılıcını ileriye doğru savurdu. Tek bir darbe, yanındaki devasa ağaçları kökünden söktü ve küçük kayaları havaya fırlattı.
"Ben beş yıldızlı bir ustayım, Luo Feng. Sen ise tek başına bir iç öğrencinin gücüne yaklaşamıyorsun. Ama Lin Yue'yi korumak istiyorsan, bu hatayı telafi etmelisin."
Luo Feng, kılıcını yere sapladı ve derin bir nefes aldı. "Lin Yue ve Chen Luo güvenli. Ben elimden geleni yapacağım. Ölmek değil, savaşmak zorundayım."
Jin Han bir adım ileri çıktı, her adımıyla toprağı parçalıyordu. Luo Feng savunmasını sıkılaştırdı; kılıcıyla enerjiyi dağıtarak Jin Han'ın her hamlesini engellemeye çalıştı.
Ormanın derinliklerinde bir enerji fırtınası koptu; dallar kırılıyor, taşlar paramparça oluyordu. Her çarpışmada hem Luo Feng hem de Jin Han'ın güçleri ortaya çıkıyor, hava elektrikleniyordu.
Luo Feng, stratejik olarak geri çekiliyor, ama her hamlesi Jin Han'ın dikkatini dağıtıyor; amaç Lin Yue ve Chen Luo'nun güvenli bir şekilde uzaklaşmasını sağlamak. Her darbe, ormanı çalkalıyor, ama aynı zamanda ölümcül bir dans gibi birbirini takip ediyordu.
Luo Feng'in zihni berrak; artık büyü etkisi yok, her hareket tamamen kendi gücüne dayanıyordu. Jin Han ise hâlâ Lin Yue ve Chen Luo'yu hedef alıyor; ancak Luo Feng'in kararlılığı ve stratejisi, karşısında durması zor ama engellenebilir bir engel yaratıyordu.
Ormanın derinliklerinde, iki usta savaşçının düellosu devam ediyor; her darbe ve her hareket, bu gecenin gölgelerinde bir efsaneye dönüşüyordu.
Bölüm 34 — Ezici Karşılaşma
Ormanın derinliklerinde Luo Feng ve Jin Han arasındaki düello, gecenin karanlığında çelik gibi bir sessizlikle çevrelenmişti. Her ikisi de savaşın tüm gücünü ortaya koyuyordu, ama fark açıktı: Jin Han bir beş yıldızlı usta savaşçıydı ve deneyimiyle Luo Feng'in her hamlesini kolayca tahmin edebiliyordu.
Luo Feng'in kılıcı ormanın içinde kesik izleri bırakıyordu; dallar parçalanıyor, taşlar havalanıyordu. Ama Jin Han, neredeyse hiç yara almamıştı. Birdenbire Jin Han'ın kılıcı hızlandı ve tek bir hamleyle Luo Feng'in savunmasını parçalayarak onu yere devirdi.
Luo Feng nefes nefese kalmış, her yerinden kan akıyordu; vücudu kesiklerle kaplanmıştı. Ama yine de direncini kaybetmemiş, kılıcını kaldırmaya çalışıyordu. Jin Han gülümsedi; soğuk, acımasız bir ifade yüzünü kaplamıştı.
"Luo Feng," dedi Jin Han, sesi ormanda yankılanıyordu, "sen Tarikat'ın kurallarını çiğnedin. Lin Yue'yi ve Chen Luo'yu koruyarak hainlik yaptın. Artık tüm iş bitti."
Bir hamleyle Luo Feng'i yere yapıştırdı ve kılıcını gövdesiyle sıkıca kavradı. Her ne kadar Luo Feng savaşmaya devam etmeye çalışsa da, Jin Han'ın gücü karşısında ezildi; gözleri kararmaya başladı, vücudu parçalanmıştı ama Jin Han sapa sağlamdı.
Bölüm 35 — Hainin Yakalanışı
Jin Han, Luo Feng'i yerden kaldırdı ve ormandan Tarikat'ın merkezine doğru yürüdü. Her adımıyla ormanın sessizliği sarsılıyordu. Jin Han, Luo Feng'i hareketsiz bırakmadan tutuyor; onu teslim etmek için acele ediyordu.
Lin Yue ve Chen Luo, çoktan ormanın derinliklerinden uzaklaşmış, sessizce kaçıyordu. Chen Luo hâlâ büyü etkisi altında ve kafası karışık bir şekilde Lin Yue'yi takip ediyordu. Lin Yue, arkasına bakmadan hızla ilerliyor, stratejik olarak sessizliği koruyordu.
Tarikatın merkezine vardıklarında, Jin Han Luo Feng'i krallarının önüne getirdi. Tarikatın kralları ormanın sessizliğinde toplanmış, Luo Feng'in durumu hakkında bilgilendirilmişti. Jin Han soğukkanlı bir şekilde konuştu:
"Krallarım, bu adam Tarikat'ın kurallarını çiğneyerek hainlik etti. Lin Yue'yi ve Chen Luo'yu korudu. İki hainimiz var; biri kaçtı, diğeri ise burada."
Kralların gözleri Luo Feng'e döndü. Kalabalık sessizce izliyordu, binin üzerinde kişi, Luo Feng'in suçunu duymak için toplandığı alanı çevrelemişti. Jin Han devam etti:
"Bu eylemler, Tarikat'a ihanet anlamına gelir. Hain, cezalandırılmalıdır."
Krallar sessiz bir onay verdiler. Karar açıktı: Luo Feng idam edilecekti.
Bölüm 36 — Hainin Sonu
Luo Feng zincirlerle dışarıya çıkarıldı. Binlerce göz onun üzerine çevrilmişti; kalabalığın arasında korku ve hayranlık karışık bir sessizlik hakimdi. Jin Han, Luo Feng'in suçunu tekrar ilan etti:
"Luo Feng, Tarikat'ın kurallarını çiğnedin ve Lin Yue'yi korudun. Bu nedenle hain sayılıyorsun!"
Kalabalığın gözleri parladı, herkes sesli bir şekilde onayladı; hüküm kesinleşmişti. Kralların emriyle Luo Feng, idam sehpasına getirildi.
Lin Yue ve Chen Luo, çoktan uzaklaşmıştı; Chen Luo hâlâ büyü etkisi altında, Lin Yue onu sessizce yönlendiriyordu. Gölge gibi sessizce, kimseye görünmeden ormanın dışına çıkıyorlardı.
Luo Feng, idam sehpasında dururken, gözleri kalabalığa ve Tarikat'a bakıyordu. Her yara ve kesik onun gücünü göstermesine rağmen, Jin Han'ın üstünlüğü tartışılmazdı. Kralların emriyle idam gerçekleşti; gökyüzüne yükselen sessizlik, Tarikat'ın gücünü ve kararlılığını simgeliyordu.
Lin Yue ve Chen Luo ise uzaklarda, gölgeler arasında yeni bir yolculuğun ilk adımlarını atıyordu. Artık iki hainin biri ortadan kalkmış, diğeriyse hayatta kalmayı başarmıştı. Geriye, yeni planlar ve bilinmeyen tehlikeler kalmıştı;
Kampa yaklaştıklarında, dört genç savaşçı onları fark etti. Hepsi farklı seviyelerdeydi; bazıları Lin Yue'den güç olarak çok aşağıda, bazıları biraz daha iyiydi. Lin Yue gözlerini kapattı, tacın yokluğunda bile enerjisini hissettirebiliyordu. Küçük bir kıvılcım gibi yayıldı bu enerji; genç savaşçılar aniden durakladı, gözleri Lin Yue'ye kitlendi.
"Kim… kim buraya geldi?" diye sordu birisi, sesi titrek.
Lin Yue sessizce yürüyerek ortaya çıktı. "Benimle gelmek ister misiniz?" dedi yumuşak ama hükmedici bir sesle. "Sizi korurum… ama bana bağlı olmanız gerekir."
Gençler birbirine baktı, birkaç saniye sessizlik oldu. Ardından biri hafifçe başını eğdi. "Evet… efendim," dedi. Diğerleri de yavaş yavaş aynı şekilde cevap verdi. Lin Yue'nin gözlerinde hafif bir sevinç belirdi; sadece birkaç kişi değil, küçük bir grup bile ona bağlılık göstermeye başlamıştı.
Chen Luo yanına yaklaştı. "Efendim… bunların gücü sınırlı," dedi.
"Önemli değil," dedi Lin Yue, gözleri parlayarak. "Sayısal üstünlük… fazlalık bana yetiyor."
O gece, Lin Yue sessizce grubu eğitti. Enerjisi onlara yön veriyor, Qi akışıyla bağlılıklarını derinleştiriyordu. Gençler farkında olmadan, kafalarında ve kalplerinde Lin Yue'nin otoritesini kabul ediyorlardı. Chen Luo, biraz şaşkın ama gururlu bir şekilde izliyordu; efendisinin sadece güç değil, strateji ile bağlılık yaratabileceğini görüyordu.
Bölüm 41 — Karşılaşmalar
Ertesi gün, Lin Yue ve grubu küçük bir köyün yakınlarına geldi. Ancak köy sessiz değildi; uzaktan gelen kargaşayı duyabiliyorlardı. Lin Yue durdu, dikkatle kulak verdi.
"Köy halkı kavga ediyor," dedi Chen Luo. "Muhtemelen bir grup haydut."
Lin Yue kaşlarını çatmadan önce bir karar verdi. "Onları birleştireceğim. Önce gücümü hissettireceğim, sonra bağlılık kazanacağım."
Köye yaklaştıklarında, Lin Yue enerjisini açığa çıkardı. Küçük bir alanı kapsayan güçlü bir aura yayıldı; haydutlar aniden durdu, gözleri Lin Yue'ye kitlendi.
"Kim… sen kimsin?" diye bağırdı liderleri.
"Benimle gelin," dedi Lin Yue, sesi hâlâ yumuşak ama hükmediciydi. "Sizi korurum… ama bana bağlı olmanız gerekir."
Haydutlar birbirine baktı, gözlerinde hem korku hem de merak vardı. Lin Yue, Chen Luo'ya hafifçe dokundu ve bir miktar enerjiyi ona aktardı. Chen Luo, uykulu hâlinden yeni uyanmış gibiydi; enerjiyi hissetti ve bir anda Lin Yue'nin yanında güçlü bir bağ hissetti.
"Efendim… onlar…" dedi Chen Luo.
"Hiç önemli değil," dedi Lin Yue. "Sayısal üstünlük yeterli olacak."
Lin Yue'nin aurası haydutları etkiledi; sadece birkaç kişi direnmeye çalıştı, ama kısa sürede enerjisi onları teslim olmaya zorladı. Bir bakış, birkaç kelime, biraz enerji… bağlılık yaratılmıştı. Lin Yue'nin stratejisi, güçten çok etkiyle sonuç veriyordu.
Bölüm 42 — Fazlalığın Gücü
Köyün çevresinde Lin Yue'nin bağlılık kazandığı insan sayısı giderek arttı. Artık sadece Chen Luo ve genç savaşçılar değil, köylüler, kaçaklar ve haydutlar da ona bağlıydı. Lin Yue, gücün az olmasının hiç önemli olmadığını fark etti; sayı, fazlalık, bağlılık… bunlar onun gerçek gücüydü.
Chen Luo yanına yaklaştı ve gözlerini devirdi. "Efendim, bu kadar çok insan… onları kontrol etmek zor olmayacak mı?"
Lin Yue sessizce gülümsedi. "Kontrol etmek değil, bağ kurmak önemli," dedi. "Güçsüz olabilirler ama sayıları fazla. Her biri bana biraz daha güç veriyor. Fazlalık… sayısal üstünlük… fazlalık tatmin ediyor."
O gece, Lin Yue ve Chen Luo köyün dışında kamp kurdu. Lin Yue gökyüzüne baktı ve sessizce fısıldadı:
"Güç, sayı ve bağlılık… benim için bu üçü yeterli. Daha fazla enerji, daha fazla insan… hepsi fazladan birer bağlılık demek."
Chen Luo, Lin Yue'nin yanında diz çöktü ve sessizce onu izledi. Lin Yue, bir kez daha fark etti ki, sadece güç değil, strateji ve bağlılık yaratma yeteneği onu gerçek avcı yapıyordu. Ormanın karanlığında, ay ışığı altında, yeni bir güç dönemi başlamıştı.
Bölüm 43 — Sessiz Bağ
Ormanın sınırından çıktıklarından beri günler geçmişti. Yoğun ağaçların yarattığı karanlık ve nemli hava artık geride kalmış, yerini açık tepelerin serin rüzgârına bırakmıştı. Ufuk çizgisi ilk kez bu kadar geniş görünüyordu. Ağaçların arasında saklanan dünyadan çıkmışlardı ve şimdi Lin Yue ilk defa gerçekten özgür bir alanın içinde yürüyordu.
Ama bu özgürlük aynı zamanda düşüncelerini de ağırlaştırıyordu.
Lin Yue bir tepenin üzerinde durmuştu. Rüzgâr uzun siyah saçlarını savururken aşağıdaki vadiyi izliyordu. Vadi boyunca uzanan küçük bir kasaba vardı. Toprak yollar, taştan yapılmış basit evler ve sabahın erken saatinde uyanmış insanlar… hepsi sıradan bir hayatın parçalarıydı.
Ama Lin Yue'nin zihni kasabada değildi.
Kendi içindeydi.
Tacını yok ettiği anı hatırladı. O anda enerjisinin büyük bir kısmını kaybettiğini düşünmüştü. Tacın verdiği büyü gücü olmadan insanların zihnini kontrol etmenin mümkün olmayacağını sanmıştı.
Ama günler geçtikçe fark ettiği bir şey vardı.
Gücü kaybolmamıştı.
Sadece şekil değiştirmişti.
Lin Yue gözlerini kapattı ve nefes aldı. Qi'sinin damarlarında dolaşmasını hissetti. Enerji eskisinden daha sakindi ama aynı zamanda daha derindi. Daha doğal akıyordu.
Tam o sırada başka bir enerji hissetti.
Chen Luo'nun enerjisi.
Lin Yue yavaşça gözlerini açtı ve arkasına döndü.
Chen Luo birkaç metre geride diz çökmüş bekliyordu. Efendisinin düşüncelerini bölmemek için sessiz kalıyordu.
Lin Yue ona doğru yürüdü.
"Chen Luo."
"Efendim."
"Arkandaki işareti hissediyor musun?"
Chen Luo kısa bir süre düşündü. Sonra başını salladı.
"Evet efendim… sırtımda sürekli sıcak bir enerji var. Sanki vücudumun içinde dolaşıyor."
Lin Yue elini Chen Luo'nun sırtına koydu.
Qi'sini hafifçe serbest bıraktı.
O anda Lin Yue'nin zihni bir anda genişledi. Chen Luo'nun vücudundaki enerji yollarını görebiliyordu. Meridyenler, Qi akışı ve kalbinin attığı ritim… hepsi açıkça hissediliyordu.
Ve sırtında…
O işaret.
Dikenlerle çevrili haç benzeri bir sembol.
Ama o sembol sadece bir işaret değildi.
O, Lin Yue'nin Qi'sinin çekirdeğiydi.
Lin Yue birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Sonra anladı.
Bu iz kaybolmuyordu.
Enerji tükenmiyordu.
Mesafe fark etmiyordu.
Lin Yue yavaşça elini geri çekti ve gülümsedi.
"Demek böyle…"
Chen Luo başını kaldırdı.
"Bir sorun mu var efendim?"
Lin Yue başını salladı.
"Hayır."
Sonra gökyüzüne baktı.
"Tacımı yok ettiğimde gücümü kaybettiğimi düşündüm."
"Yanılmışım."
Chen Luo dikkatle dinliyordu.
Lin Yue devam etti.
"İnsanları büyüyle kontrol ediyordum."
"Şimdi ise… onların içine kendi Qi'min bir parçasını bırakabiliyorum."
Chen Luo'nun gözleri büyüdü.
"Yani… biz nereye gidersek gidelim size bağlı kalacağız mı?"
Lin Yue başını salladı.
"Evet."
Sonra sakin bir şekilde ekledi:
"Mesafe artık önemli değil."
Rüzgâr tepenin üzerinden geçerken Lin Yue'nin gözleri hafifçe parladı.
Gerçek gücü artık kontrol değil…
bağdı.
Bölüm 44 — Elçi
Ertesi sabah güneş doğarken Lin Yue küçük bir ateşin yanında oturuyordu. Chen Luo karşısında diz çökmüş bekliyordu.
Uzun bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda Lin Yue sessizliği bozdu.
"Chen Luo."
"Efendim."
"Bugünden sonra bir süre ayrı hareket edeceğiz."
Chen Luo'nun yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi ama hemen kendini toparladı.
"Emredersiniz."
Lin Yue yere bir harita çizdi. Parmaklarıyla birkaç kasabayı işaretledi.
"Kuzeyde küçük yerleşimler var."
"Tarikatların kontrolü zayıf."
Chen Luo haritaya dikkatle baktı.
Lin Yue devam etti.
"Oraya gideceksin."
"İnsanlarla konuş."
"Onlara beni anlat."
Chen Luo kaşlarını çattı.
"Efendim… onların gücü çok zayıf."
Lin Yue hafifçe gülümsedi.
"Biliyorum."
Sonra ciddi bir sesle konuştu.
"Ben güçlü savaşçılar aramıyorum."
Chen Luo şaşırdı.
"Öyleyse ne arıyorsunuz?"
Lin Yue birkaç saniye düşündü.
Sonra cevap verdi.
"İnanç."
"On kişi olabilir."
"Yüz kişi olabilir."
"Bin kişi olabilir."
"Güçleri önemli değil."
"Yeter ki bana inansınlar."
Chen Luo diz çöktü.
"Anlıyorum efendim."
Lin Yue elini Chen Luo'nun omzuna koydu ve Qi'sinden küçük bir parça daha aktardı.
Chen Luo'nun sırtındaki işaret bir an için parladı.
Sonra tekrar söndü.
"Artık sadece savaşçı değilsin."
"Benim elçimsin."
Chen Luo başını yere eğdi.
"Lin Yue adına söz veriyorum."
Bölüm 45 — Kara Yıldız Kılıcı
Chen Luo kuzeye doğru yola çıkarken Lin Yue batıya yöneldi.
Günler süren yürüyüşten sonra dar bir vadiye ulaştı.
Vadinin içi metal sesleriyle doluydu.
Kazmalar.
Taş kırılmaları.
Bağırışlar.
Lin Yue yaklaştığında bir grup madenci gördü.
Ortalarında dev bir siyah kaya vardı.
Ama bu sıradan bir kaya değildi.
Lin Yue onu hissetti.
İçinden yoğun Qi yayılıyordu.
Yaşlı bir madenci Lin Yue'ye bağırdı.
"Dur! Sen kimsin?"
Lin Yue kayaya baktı.
"Bu nedir?"
Madenci cevap verdi.
"Kara Yıldız Demiri."
Lin Yue'nin gözleri daraldı.
Bu maden son derece nadirdi.
Qi ile uyumlu silahlar için kullanılırdı.
Lin Yue cebinden küçük bir Qi kristali çıkardı.
Kristal mavi bir ışık yayıyordu.
Madencilerin gözleri büyüdü.
Lin Yue kristali yere bıraktı.
"Demiri bana verin."
Uzun pazarlıktan sonra anlaşma yapıldı.
Saatler sonra Lin Yue'nin elinde Kara Yıldız Demirinden yapılmış bir kılıç vardı.
Kılıç ağırdı.
Ama mükemmeldi.
Lin Yue Qi'sini kılıca aktardı.
Bir anda metal yüzeyde enerji çizgileri belirdi.
Kılıç titreşti.
Lin Yue ilk defa gerçek bir savaşçı gibi hissetti.
Qi'sini silaha yönlendirebiliyordu.
Bölüm 46 — Chen Luo'nun Görevi
Lin Yue ile yollarını ayırdıktan sonra Chen Luo kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Önünde uzanan toprak yol, küçük kasabalara ve dağ köylerine doğru uzanıyordu. Rüzgâr hafif esiyor, toprak kokusu havaya karışıyordu. Ancak Chen Luo'nun zihni huzurlu değildi. Lin Yue'nin verdiği görev basit görünüyordu: insan toplamak, onları Lin Yue'nin varlığından haberdar etmek ve inançlarını kazanmak. Ama gerçekte bu iş kılıç sallamaktan çok daha zordu.
Chen Luo bir savaşçıydı. Savaşmayı, takip etmeyi ve öldürmeyi biliyordu. İnsanları ikna etmek ise onun alışık olduğu bir şey değildi.
Yol boyunca birkaç küçük köyden geçti. İlk köyde insanlar ona şüpheyle baktı. Yabancılara alışık değillerdi. Chen Luo hanın kapısını açtığında içeride oturan birkaç çiftçi konuşmayı kesmiş, gözlerini ona çevirmişti. Hava ağırdı; yabancı biri geldiğinde herkesin temkinli davranması doğaldı.
Chen Luo ağır adımlarla içeri yürüdü ve köşedeki masaya oturdu. Bir süre kimse konuşmadı. Sonunda yaşlı bir adam sessizliği bozdu.
"Yolcu musun?"
Chen Luo başını kaldırdı. "Evet."
"Bu taraflarda pek savaşçı görmeyiz," dedi adam, Chen Luo'nun belindeki kılıca bakarak.
Chen Luo kısa bir süre düşündü. Sonra Lin Yue'nin sözlerini hatırladı: Güçlü olmaları önemli değil. Sayıları önemli.
Chen Luo derin bir nefes aldı.
"Ben bir savaşçıyım… ama yalnız değilim."
Adam kaşlarını kaldırdı. "Ne demek istiyorsun?"
Chen Luo yavaşça konuştu.
"Bir liderim var. Adı Lin Yue."
İçerideki insanlar birbirlerine baktılar.
Chen Luo devam etti. "O sıradan biri değil. İnsanları koruyabilecek biri. Eğer onun yanında olursanız, güçlü bir gücün parçası olursunuz."
Adam şüpheyle güldü. "Biz çiftçiyiz evlat. Tarikatlar bile bizi umursamaz."
Chen Luo'nun sırtındaki işaret o anda hafifçe sıcaklaştı. Lin Yue'nin Qi'sinin hâlâ içinde olduğunu hissedebiliyordu.
Chen Luo kararlı bir sesle konuştu.
"Bir gün herkes onu tanıyacak."
O akşam köyde birkaç kişi Chen Luo ile konuştu. Hepsi savaşçı değildi. Ama bazıları Lin Yue'nin adını hatırlamaya başlamıştı. Chen Luo için bu küçük bir başarıydı.
Ve görev henüz yeni başlamıştı.
Bölüm 47 — Kılıcın Dili
Chen Luo insanlarla konuşurken Lin Yue vadide yalnız kalmıştı.
Kara Yıldız Demirinden yapılmış kılıç elinde ağır duruyordu ama Lin Yue onun ağırlığını artık hissetmiyordu. Günlerdir antrenman yapıyordu. Kılıcı her savurduğunda Qi'sini içine aktarıyor ve metalin verdiği tepkiyi anlamaya çalışıyordu.
İlk başta enerji kılıcın içinde dağılıyordu.
Ama birkaç gün sonra Lin Yue bir şeyi fark etti.
Qi akışı yönlendirilebilirdi.
Bir akşam güneş batarken Lin Yue tepenin üzerinde duruyordu. Önünde büyük bir kaya vardı.
Lin Yue kılıcı kaldırdı.
Nefes aldı.
Qi'sini kılıca aktardı.
Ama bu sefer farklı bir şey yaptı. Enerjiyi tek bir noktaya topladı.
Kılıç siyah bir ışıkla parladı.
Sonra Lin Yue savurdu.
Bir anda hava kesilmiş gibi bir ses çıktı.
Uzaktaki kaya ikiye ayrıldı.
Lin Yue birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Sonra yavaşça gülümsedi.
Bu bir teknikti.
Yeni bir teknik.
Qi'yi kılıcın içinde yoğunlaştırıp tek darbede serbest bırakmak.
Lin Yue fısıldadı:
"Yıldız Yarığı…"
İlk kılıç tekniğini yaratmıştı.
Bölüm 48 — Eski Düşmanın Gölgesi
Gün batımının son ışıkları vadinin üzerine ağır ağır yayılırken, Lin Yue yine tek başına antrenman yapıyordu. Kara Yıldız Demiri'nden dövülmüş kılıç elinde ağır ama dengeli bir şekilde duruyor, her savuruşunda metalin içinde dolaşan Qi titreşerek keskin bir uğultu çıkarıyordu. Günlerdir neredeyse durmaksızın çalışıyordu; sabahları meridyenlerini güçlendiriyor, öğleden sonraları kılıç tekniklerini deniyor, geceleri ise Qi'sini sakinleştirerek yeni bir yöntem keşfedip keşfedemeyeceğini anlamaya çalışıyordu. Bu yalnız çalışma ona hem güç hem de garip bir huzur vermişti.
Tam bir darbe daha indireceği sırada Lin Yue aniden durdu.
Kılıç havada kaldı.
Gözleri daraldı.
Bir şey hissetmişti.
Bu sıradan bir Qi değildi.
Bu enerji ağırdı, baskıcıydı ve içinde tuhaf bir sertlik vardı; sanki çevresindeki havayı bile bastırıyordu. Lin Yue bu enerjiyi tanıyordu. Daha doğrusu unutması mümkün değildi.
Yavaşça başını kaldırdı.
Tepenin üstünde bir siluet duruyordu.
Güneşin son ışıkları arkasından vurduğu için yüzü karanlıkta kalıyordu ama vücudunun yapısı açıkça seçiliyordu. İki metreden uzun boyu, geniş omuzları ve kalın kollarıyla dev gibi duran bu figür, elindeki büyük kılıcı yere dayamış şekilde sessizce Lin Yue'yi izliyordu.
Rüzgâr kısa bir an için durdu.
Sonra siluet ağır bir adım attı.
Taşların üzerinde yankılanan ayak sesi vadide uzun süre dolaştı.
Lin Yue'nin gözleri tamamen netleşti.
Jin Han.
Gölgeli Rüzgâr Tarikatı'nın beş yıldızlı usta savaşçısı.
Bir zamanlar Luo Feng'i tek başına ezip geçen adam.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece birbirlerine bakıyorlardı.
Sonunda Jin Han ağır adımlarla tepenin yamacından aşağı inmeye başladı. Her adımı toprağı hafifçe sarsıyor, vücudundan yayılan Qi çevredeki havayı ağırlaştırıyordu.
Lin Yue kılıcını yere doğru indirirken gözlerini ondan ayırmadı.
Jin Han birkaç metre uzağında durdu.
Sonra başını hafifçe yana eğerek Lin Yue'yi incelemeye başladı.
Bakışlarında küçümseme yoktu.
Ama sert bir merak vardı.
"Demek gerçekten hayattasın," dedi sonunda, sesi kalın ve boğuk bir yankıyla vadide dolaşarak.
Lin Yue kılıcının kabzasını biraz daha sıkı tuttu.
"Sen de."
Jin Han'ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
"Açıkçası seni tekrar göreceğimi düşünmemiştim."
Bir an durdu.
Sonra sözlerine devam etti.
"Tarikata döndüğümde herkes aynı şeyi söylüyordu. Lin Yue öldü. Chen Luo kayboldu. Luo Feng idam edildi."
Lin Yue'nin bakışları karardı.
Jin Han bunu fark etti ama devam etti.
"Senin gibi zayıf birinin o ormandan sağ çıkması zaten mucize olurdu."
Lin Yue sakin bir sesle cevap verdi.
"Belki mucizelere inanman gerekiyordur."
Jin Han hafifçe güldü.
"Belki de."
Sonra büyük kılıcını yerden kaldırdı.
Metal ağır bir sesle havayı yararak yukarı kalktı.
"Ama mucizeler her zaman ikinci kez olmaz."
Rüzgâr tekrar esmeye başladı.
Lin Yue kılıcını kaldırdı.
"Bu sefer kaçmayacaksın."
Jin Han'ın sesi tamamen ciddileşti.
Lin Yue'nin yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
"Kaçmayı düşünmüyorum."
İkisi aynı anda harekete geçti.
Bölüm 49 — Kılıçların Çarpışması
İlk çarpışma o kadar güçlüydü ki vadiyi dolduran sessizlik bir anda parçalandı.
Kılıçlar havada karşılaştığında metalin çığlık atan sesi dağ duvarlarına çarpıp geri döndü. İki farklı Qi dalgası birbirine çarptı ve etraflarındaki kuru otlar bir anda savruldu. Lin Yue geriye doğru bir adım kayarken Jin Han olduğu yerde neredeyse hiç kıpırdamamıştı.
Güç farkı hâlâ hissediliyordu.
Beş yıldızlı bir usta savaşçı ile yeni gelişmeye başlayan bir savaşçı arasındaki fark küçümsenecek gibi değildi.
Ama Lin Yue artık o eski Lin Yue değildi.
Kara Yıldız Demiri'nden yapılmış kılıç elinde canlı bir varlık gibi hissediliyordu. Qi'si kılıcın içine akarken metal yüzey boyunca ince siyah çizgiler belirdi ve kılıç ağır bir titreşim yaymaya başladı.
Jin Han ikinci saldırıyı başlattı.
Devasa kılıcı yukarıdan aşağı doğru indiğinde havada görünmez bir basınç oluştu. Lin Yue son anda yana sıçradı ve darbe yere indiği anda toprağın yarıldığını gördü. Taşlar kırıldı, toprak havaya savruldu ve birkaç metre uzunluğunda bir yarık oluştu.
Lin Yue içinden kısa bir düşünce geçirdi.
Hâlâ çok güçlü.
Ama korku hissetmedi.
Çünkü artık bir cevabı vardı.
Lin Yue kılıcını savurdu.
Qi'sini yoğunlaştırdı.
"Yıldız Yarığı!"
Kılıçtan çıkan siyah enerji havayı keserek Jin Han'a doğru ilerledi. Bu saldırı Lin Yue'nin geliştirdiği ilk gerçek teknikti ve içindeki tüm Qi'yi tek bir noktada toplayarak patlayıcı bir güç oluşturuyordu.
Jin Han saldırıyı gördüğünde kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Kılıcını yana çevirdi ve gelen darbeyi engelledi.
Ama bu sefer geri kaydı.
Ayakları toprağın üzerinde sürtünerek birkaç metre geriye gitti.
Yüzünde ilk kez şaşkınlık belirdi.
"Bu… yeni bir teknik."
Lin Yue cevap vermedi.
Sadece tekrar saldırdı.
İkisi arasında başlayan savaş kısa sürede gerçek bir yıkıma dönüştü. Kılıç darbeleri ağaçları kesiyor, taşları parçalıyor ve vadinin sessizliğini sürekli metal çarpışmalarıyla dolduruyordu.
Jin Han deneyim açısından hâlâ üstünlüğe sahipti. Her hamlesi ölümcüldü ve Lin Yue birkaç kez ciddi darbeler almaktan son anda kurtuldu. Bir saldırı omzunu kesti, diğeri kaburgalarına ağır bir darbe indirdi.
Ama Lin Yue geri çekilmedi.
Çünkü her saldırıda Jin Han'ın hareketlerini daha iyi anlamaya başlıyordu.
Saatler geçmiş gibi hissediliyordu.
Güneş tamamen batmış, gökyüzü koyu maviye dönmüştü.
Sonunda iki kılıç tekrar çarpıştı ve ikisi de geriye savruldu.
Lin Yue dizlerinin üzerine çöktü.
Nefesi ağırdı.
Omzundan kan akıyordu.
Jin Han birkaç metre ötede ayakta duruyordu ama o da iyi durumda değildi. Zırhının bir kısmı parçalanmış, kolunda derin bir kesik oluşmuştu.
İkisi de bir süre konuşmadı.
Sadece birbirlerine baktılar.
Sonunda Jin Han ağır bir nefes aldı.
"Bu kadar güçleneceğini düşünmemiştim."
Lin Yue başını kaldırdı.
"Ben de seni bu kadar zorlayabileceğimi düşünmemiştim."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Jin Han kılıcını yere sapladı.
"Bugün burada bitmez."
Lin Yue yavaşça ayağa kalktı.
"Biliyorum."
İkisi de kılıçlarını kaldıracak güçte değildi artık.
Sonunda Jin Han arkasını döndü.
"Bir dahaki karşılaşmamızda…"
Sözünü yarıda bıraktı.
"… biri ölecek."
Lin Yue cevap vermedi.
Sadece onu izledi.
Jin Han karanlığın içinde kayboldu.
Lin Yue ise uzun süre olduğu yerde durdu.
Gökyüzüne baktı.
Bu savaş bitmemişti.
Sadece ertelenmişti.
Bölüm 50 — Yıkılmış Gökyüzü
Akşam güneşi batıya doğru eğilirken vadinin üstündeki gökyüzü turuncu ve mor renklerin karıştığı ağır bir ışıkla kaplanmıştı. Rüzgâr kuru otların arasından geçerken ince bir uğultu çıkarıyor, uzaktaki kayalıkların arasından gelen yankılar sessizliği daha da derinleştiriyordu. Lin Yue vadinin kenarında duran yüksek bir kayanın üzerinde oturmuştu ve uzun süredir tek bir noktaya bakıyordu.
Gözleri açık olmasına rağmen aslında gördüğü şey manzara değildi.
Zihninde geçmişin parçaları dolaşıyordu.
Wei Shan'ın sesi, çocukken duyduğu o sert ama güven veren ton, kulaklarında yankılanıyordu. Yaşlı adam bazen sert davranırdı ama Lin Yue her zaman biliyordu ki arkasındaki tek gerçek destek oydu. Aç kaldığında ona yemek veren, yaralandığında yaralarını temizleyen, ilk kez Qi'den bahseden kişi Wei Shan'dı.
Lin Yue elindeki küçük taş parçasını parmaklarının arasında döndürdü.
Bir gün geri dönmelisin evlat…
Bu sözleri birkaç kez söylemişti Wei Shan.
O zamanlar Lin Yue bunun nedenini anlamamıştı.
Şimdi ise o sözler içini ağırlaştırıyordu.
Tam o sırada Lin Yue bir enerji dalgası hissetti.
Bu enerji yabancı değildi.
Lin Yue başını yavaşça kaldırdı.
Vadinin aşağısındaki patikada bir figür hızla yaklaşıyordu. Tozlu yol boyunca koşan kişinin hareketleri hızlı ama yorgundu. Birkaç dakika sonra figür kayanın önüne geldi ve dizlerinin üzerine çöktü.
Chen Luo.
Uzun bir yol gelmiş olduğu belliydi. Üstü toz içindeydi, nefesi ağırdı ama gözleri hâlâ keskin bir saygıyla Lin Yue'ye bakıyordu.
"Efendim…"
Lin Yue ayağa kalktı.
"Chen Luo."
Bir süre birbirlerine baktılar.
Lin Yue ilk konuşan oldu.
"Görev?"
Chen Luo başını eğdi.
"Başarısız oldum."
Rüzgâr hafifçe esti.
Chen Luo konuşmaya devam etti.
"Kuzeydeki köyleri ve kasabaları dolaştım… insanlarla konuştum… onlara sizi anlattım."
Bir an durdu.
Sonra iç çekti.
"Ama kimse gelmek istemedi."
Lin Yue'nin yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Chen Luo devam etti.
"Çoğu kişi korktu. Tarikatların adını duyunca geri çekildiler. Bazıları ise sadece güldü… bir savaşçıya bağlılık göstermek istemediklerini söylediler."
Sessizlik birkaç saniye sürdü.
Chen Luo başını daha da eğdi.
"Özür dilerim efendim."
Lin Yue birkaç adım attı ve kayanın kenarına doğru yürüdü. Gözlerini ufka çevirdi. Gökyüzü artık koyulaşmaya başlamıştı.
Sonra…
Beklenmedik şekilde gülümsedi.
Chen Luo şaşkınlıkla başını kaldırdı.
Lin Yue hafif bir kahkaha attı.
"Demek kimse gelmedi."
Chen Luo başını salladı.
"Evet efendim."
Lin Yue ufka bakmaya devam etti.
"Bu kötü değil."
Chen Luo'nun kaşları çatıldı.
"Efendim?"
Lin Yue sakin bir sesle konuştu.
"Ben onların bana hizmet etmesini istemedim."
Chen Luo tamamen anlamamıştı.
Lin Yue devam etti.
"Onlara sadece adımı söyledin değil mi?"
"Evet."
Lin Yue'nin gülümsemesi genişledi.
"Bu yeter."
Chen Luo şaşkınlıkla sordu:
"Nasıl yani?"
Lin Yue yavaşça arkasına döndü.
"Bir insanın bana inanması gerekmez."
"Beni tanıması bile yeter."
Chen Luo'nun gözleri daraldı.
Lin Yue sözlerini tamamladı.
"Adım ağızlarında dolaştıkça… Qi'm güçlenir."
Rüzgâr Lin Yue'nin saçlarını savurdu.
"İnsanlar bir ismi ne kadar çok duyarsa… o isim o kadar gerçek olur."
Chen Luo bir süre sessiz kaldı.
Sonra başını eğdi.
"Anlıyorum efendim."
Lin Yue bir süre daha gökyüzüne baktı.
Sonra aniden konuştu.
"Chen Luo."
"Efendim."
"Benimle gelmeyeceksin."
Chen Luo başını kaldırdı.
"Nereye gidiyorsunuz?"
Lin Yue kısa bir süre durdu.
Sonra cevap verdi.
"Köyüme."
Chen Luo hiçbir şey söylemedi.
Ama Lin Yue'nin sesindeki tonu anlamıştı.
Bu sıradan bir ziyaret değildi.
Yolculuk iki gün sürdü.
Lin Yue ve Chen Luo birlikte ilerlediler. Dağ patikaları dar ve taşlıydı. Rüzgâr bazen keskinleşiyor bazen tamamen duruyordu. Lin Yue yol boyunca çok az konuştu.
Ama içindeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Üçüncü günün sabahında vadinin girişine ulaştılar.
Lin Yue bir anda durdu.
Chen Luo birkaç adım ilerledikten sonra onun durduğunu fark etti ve geri döndü.
"Efendim?"
Lin Yue cevap vermedi.
Gözleri karşısındaki manzaraya kilitlenmişti.
Chen Luo da baktı.
Sonra onun da yüzü dondu.
Vadinin manzarası tanınmaz haldeydi.
Bir zamanlar köyü çevreleyen dağlar parçalanmıştı. Dev kaya duvarları sanki gökten inen bir güç tarafından kırılmış gibi çatlamış ve bazı yerlerde tamamen çökmüştü. Kayalar yüzlerce parçaya ayrılmış, vadinin içine dağılmıştı.
Toprak siyahlaşmıştı.
Bazı yerlerde hâlâ yanık izleri vardı.
Lin Yue'nin kalbi hızlandı.
"Bu…"
Chen Luo sessizce söyledi.
"Bir savaş alanı."
Lin Yue bir anda koşmaya başladı.
Köye doğru ilerledikçe yıkım daha da belirginleşiyordu.
Evler yok olmuştu.
Duvarlar devrilmiş, çatılar parçalanmış, bazı yerlerde yalnızca yanmış odun yığınları kalmıştı. Rüzgâr boş sokaklarda dolaşıyor ve kırılmış kapıları hafifçe sallıyordu.
Bir zamanlar insanların yaşadığı yer artık bir hayalet köy gibiydi.
Lin Yue'nin nefesi düzensizleşti.
Bir anda aklına tek bir şey geldi.
Wei Shan.
Lin Yue köyün en kenarındaki küçük eve doğru koştu.
Kapıyı sertçe itti.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Sonra Lin Yue gördü.
Wei Shan yerde yatıyordu.
Yaşlı adamın vücudu darbelerle parçalanmış gibiydi. Giysileri kanla kaplıydı. Göğsünde derin bir yara vardı ve kan çoktan kurumuştu.
Lin Yue dizlerinin üzerine çöktü.
"Wei Shan…"
Yaşlı adamın omzunu tuttu.
"Uyan…"
Sesi titriyordu.
"Ben döndüm…"
Ama Wei Shan hareket etmedi.
Lin Yue'nin gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
"Lütfen…"
Ama artık çok geçti.
Wei Shan ölmüştü.
Masada bir kâğıt vardı
Lin Yue titreyen elleriyle notu yerden aldı. Parmaklarının arasında tuttuğu kâğıt neredeyse ağırlıksızdı ama o anda ona bir dağ kadar ağır geliyordu, çünkü o kâğıdın içinde saklı olan gerçeklerin hayatının tamamını değiştireceğini hissediyordu. Wei Shan'ın cansız bedeni hâlâ birkaç adım ötesinde yerde yatıyordu ve odanın içindeki sessizlik öylesine ağırdı ki Lin Yue kendi nefesinin sesini bile yabancı gibi duyuyordu. Uzun süre notu açmadan öylece baktı, sanki o satırları okumayı geciktirebilirse geçmişin de değişebileceğini umuyordu ama bunun mümkün olmadığını biliyordu. Sonunda derin bir nefes aldı, parmaklarıyla kâğıdı yavaşça açtı ve titrek yazılarla dolu satırlara bakmaya başladı.
"Sana gerçekleri daha önce söylemediğim için özür dilerim evlat."
Lin Yue'nin gözleri ilk satırın üzerinde birkaç saniye durdu, çünkü Wei Shan'ın sesi sanki o kelimelerin içinden çıkıp odanın içinde yankılanıyordu. Yaşlı adamın yıllarca ona baktığı günleri hatırladı; bazen sert, bazen sabırlı, ama her zaman yanında olan o tek insanı… ve şimdi onun da öldüğünü kabul etmek zorunda kalıyordu. Lin Yue dişlerini sıktı ve okumaya devam etti.
"Sen bu köyde doğmadın ama bu köy senin ailenin evidiydi."
Kalbi göğsünde sertçe çarptı. Satırların devamını okudukça nefesi yavaş yavaş ağırlaştı.
"Annen, baban ve ablan bu köyde yaşıyordu. Onlar sıradan insanlar değildi. Köylüler babanı sadece avcı olarak bilirdi ama ben onun içindeki Qi'yi hissedebiliyordum. Babanın adı Lin Zhen'di ve o adam sessiz bir güç taşıyordu. Yıllar önce dağlarda avlanırken eski bir mağara buldu. O mağara sıradan değildi, çünkü içinde kadim bir savaşçıya ait bir miras saklıydı. Baban o mirası aldı ve o günden sonra gücü hızla arttı."
Lin Yue'nin elleri hafifçe titredi. Babasını hiç hatırlamıyordu ama o anda zihninde güçlü bir adamın silueti belirmeye başlamıştı.
"Fakat o güç yalnızca babana ait değildi. O mirasın peşinde olan başka insanlar da vardı ve o insanlar babanın gücü kazandığını öğrendiğinde köyün kaderi değişti."
Lin Yue'nin nefesi düzensizleşti. Notun satırları ilerledikçe sanki odanın içindeki hava ağırlaşıyordu.
"Bir gece geldiler. O gece gökyüzü tamamen karanlıktı. Ay bile görünmüyordu. Tarikat savaşçıları dağların arasından köye indiler ve her yeri sardılar. Baban onları gördüğünde hemen anladı. Onlar mirası almaya gelmişti."
Lin Yue'nin gözleri satırlardan ayrılmadı.
"Baban önce konuşmaya çalıştı çünkü köylülerin zarar görmesini istemiyordu. Ama onlar konuşmak için gelmemişti. Onların gözlerinde yalnızca güç vardı."
Notun üzerindeki yazılar giderek daha düzensiz hale gelmişti.
"Savaş köyün ortasında başladı. Ben o geceyi hâlâ unutamıyorum. Baban tek başına onlarla savaşıyordu ve Qi'si o kadar güçlüydü ki dağların bile titrediğini hissettim. Ama karşısındaki insanlar sıradan savaşçılar değildi. Tarikatların yetiştirdiği ustalardı."
Lin Yue'nin parmakları kâğıdı neredeyse yırtacak kadar sıkıyordu.
"Annen seni kollarına almıştı ve seni saklamaya çalışıyordu. Seni evin içinde korumaya çalışıyordu çünkü savaş köye yayılmıştı. Evlerin çatılarından kıvılcımlar düşüyordu, insanlar bağırıyordu ve kılıçların çarpışma sesi her yerde yankılanıyordu."
Lin Yue'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı ama okumayı bırakmadı.
"Ablan o zaman küçük bir kızdı ama cesurdu. Tarikat savaşçılarından biri eve girdiğinde annenin önüne geçti çünkü annesini koruyabileceğini düşündü. Ama o adam bir usta savaşçıydı. Kılıcını kaldırdı ve tek darbede ablanı öldürdü."
Lin Yue'nin nefesi boğazında düğümlendi.
"Annen o an çığlık attı ama o adam onu da öldürdü."
O anda Lin Yue'nin gözleri bulanıklaştı ama notun devamını okumak zorundaydı.
"Baban onları gördüğünde aklını kaybetti. Qi'sini tamamen serbest bıraktı ve köyün ortasında gökyüzü kırmızıya döndü. Dağlar sarsıldı, evler çöktü ama karşısındaki savaşçılar çok fazlaydı. Onu çevrelediler."
Satırların sonu ağır bir şekilde yazılmıştı.
"Sonunda babanı da öldürdüler. Ama ölmeden önce mirası yok etti. O gücün kimseye kalmaması için kendi Qi'siyle parçalayarak yok etti."
Lin Yue'nin elleri artık kontrolsüz şekilde titriyordu.
"Köy yandı. Evler yıkıldı. İnsanlar öldü. Ben eve geldiğimde her şey bitmişti. Ama sen yaşıyordun. Beşikte ağlıyordun. Seni aldım ve kaçtım. Arkamdan birkaç köylü daha geldi ve hayatta kalanlar sadece biz olduk."
Son satır daha yavaş yazılmıştı.
"Sende Qi enerjisini hissettiğimde seni eğitmeye başladım çünkü bir gün bu gerçeği öğrenip kendi yolunu seçmeni istedim. İntikam alıp almamak sana kalmış evlat."
Lin Yue'nin parmakları gevşedi.
Not yere düştü.
O anda içindeki Qi bir anda kontrolsüz şekilde patladı. Sanki yıllardır bastırdığı bütün duygular tek bir anda serbest kalmıştı. Lin Yue'nin bulunduğu noktadan göğe doğru devasa bir enerji sütunu yükseldi ve o enerji önce derin bir mavi renkle parladı, ardından yavaş yavaş kırmızıya dönerek karanlık gökyüzünü aydınlatmaya başladı. Işık bulutları yararak kilometrelerce yukarı yükseldi ve o kadar parlaktı ki gecenin karanlığı bir anda gündüz gibi aydınlandı, çevredeki dağlar titredi, kırılmış kayalar yerlerinden oynadı ve rüzgâr bile birkaç saniye boyunca tamamen durdu çünkü doğa sanki bu patlamanın gücüne tepki veriyordu.
Chen Luo birkaç adım geriye çekilmişti çünkü Lin Yue'den yayılan baskı dayanılmaz hale gelmişti. Gökyüzüne yükselen enerji sütunu uzun süre parladıktan sonra bir anda kesildi ve vadinin üzerine tekrar ölümcül bir sessizlik çöktü.
Lin Yue yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki gözyaşları hâlâ kurumamıştı ama gözlerindeki ifade tamamen değişmişti. İçindeki acı artık soğuk bir kararlılığa dönüşmüştü.
Yıkılmış köye baktı, ardından gökyüzüne doğru başını kaldırdı ve sesi alçak ama korkutucu bir şekilde vadide yankılandı.
"Bütün tarikatları… yok edeceğim."
Bölüm 51 — Göğe Yükselen İşaret
Lin Yue'nin içinden patlayan Qi'nin göğe doğru yükseldiği o an yalnızca yıkılmış köyün içinde kalan birkaç taş ve Chen Luo tarafından görülmemişti; o enerji sütunu o kadar güçlüydü ki karanlık gökyüzünü yaran kırmızı ve mavi ışık kilometrelerce uzaktan görülebilecek kadar parlak hale gelmişti. Geceyi yarıp yükselen o ışık sanki göğün kendisini bir anlığına parçalamış gibi görünmüş, çevredeki vadilerde yaşayan hayvanlar korkuyla kaçmış, dağların üzerindeki bulutlar birkaç saniye boyunca kırmızıya boyanmıştı.
Köyün yıkıntıları arasında hâlâ sessizce duran Lin Yue bunu fark etmiyordu bile, çünkü zihni hâlâ notta yazan kelimelerin ağırlığıyla doluydu. Annesinin, babasının ve ablasının ölümünü hayal etmeye çalıştıkça içindeki öfke daha da ağırlaşıyor, sanki damarlarının içinde dolaşan Qi bile bu öfkeyle birlikte daha keskin ve daha vahşi bir akışa dönüşüyordu.
Chen Luo birkaç adım geride durmuştu ve efendisinden yayılan enerjinin hâlâ tamamen sakinleşmediğini hissedebiliyordu. Lin Yue'nin çevresindeki hava bile yoğunlaşmış gibiydi; sanki görünmez bir basınç bütün köyün üzerine çökmüştü. Chen Luo uzun süre konuşmaya cesaret edemedi çünkü Lin Yue'nin şu anki halinin sıradan bir öfke olmadığını, daha derin ve daha karanlık bir şey olduğunu hissediyordu.
Ama sonunda sessizliği bozmak zorunda kaldı.
"Efendim…"
Lin Yue başını çevirmedi.
Chen Luo yavaşça devam etti.
"Az önceki enerji… çok uzaktan görülebilir."
Lin Yue birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra yavaşça başını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Enerji çoktan kaybolmuştu ama bulutların arasındaki kırmızı parıltı hâlâ hafifçe görünüyordu.
"Biliyorum."
Sesi sakin görünüyordu ama Chen Luo o sakinliğin altında yanan bir şey olduğunu hissedebiliyordu.
Lin Yue birkaç adım yürüyerek köyün ortasına geldi. Bir zamanlar insanların yaşadığı evlerin olduğu yer şimdi yalnızca kırılmış taşlar ve yanmış odun parçalarıyla doluydu. Çocukken koştuğu yolların artık tanınmaz hale gelmiş olması içinde tuhaf bir boşluk yaratıyordu ama bu boşluk yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyordu.
Kararlılığa.
"Chen Luo."
"Efendim."
"Bu enerji sütununu gören herkes ne düşünecek biliyor musun?"
Chen Luo kısa bir süre düşündü.
"Bir usta savaşçının ortaya çıktığını."
Lin Yue başını hafifçe salladı.
"Hayır."
Sonra yavaşça konuştu.
"Bir felaketin başladığını düşünecekler."
Chen Luo'nun gözleri daraldı.
Lin Yue sözlerine devam etti.
"Tarikatlar güce tapar ama aynı zamanda güçten korkarlar. Gökyüzüne yükselen böyle bir Qi gördüklerinde onu araştırmak isteyecekler."
Chen Luo bunu duyunca başını kaldırdı.
"Yani… buraya gelecekler mi?"
Lin Yue'nin gözlerinde hafif bir parıltı belirdi.
"Evet."
Sonra yıkılmış köye bir kez daha baktı.
"Ve ben onları bekleyeceğim."
Bölüm 52 — Tarikatların Fısıltısı
Göğe yükselen o enerji sütunu yalnızca Lin Yue'nin köyünün bulunduğu vadide değil, çevredeki birçok bölgede de görülmüştü. Dağların arasında kurulu olan küçük ve orta büyüklükteki tarikatların nöbetçileri o gece gökyüzüne baktıklarında aniden beliren kırmızı ışığı fark etmiş ve hemen haber vermişlerdi.
Gölgeli Rüzgâr Tarikatı'nın ana salonunda ise durum daha ciddiydi.
Büyük taş salonun ortasında uzun bir masa vardı ve masanın etrafında tarikatın ileri gelenleri toplanmıştı. Duvarlardaki meşaleler salonu sarı bir ışıkla aydınlatıyordu ama ortamın içindeki gerginlik her şeyi daha karanlık gösteriyordu.
Masadaki yaşlı adamlardan biri ağır bir sesle konuştu.
"Gökyüzüne yükselen Qi'nin kaynağı bulundu mu?"
Bir savaşçı diz çökmüş halde cevap verdi.
"Henüz kesin değil ama kuzey vadilerinden geldiği tahmin ediliyor."
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra başka biri konuştu.
"Bu kadar güçlü bir Qi… sıradan bir savaşçıya ait olamaz."
Bir başka yaşlı adam başını salladı.
"Belki de yeni bir miras ortaya çıktı."
Masadaki birkaç kişi bunu duyunca dikkat kesildi.
Ama salonun en üstünde oturan kişi sessizliğini bozdu.
Gölgeli Rüzgâr Tarikatı'nın lideri.
Kral Han Gu.
Uzun siyah saçlı, sert yüzlü bir adamdı ve gözleri soğuk bir şekilde parlıyordu.
"Bir miras değil."
Salondaki herkes ona baktı.
Han Gu ağır bir şekilde devam etti.
"Bu… öfke."
Kimse cevap veremedi.
Han Gu'nun gözleri karanlık bir ifadeyle daraldı.
"Böyle bir Qi yalnızca iki durumda ortaya çıkar."
Salondaki herkes nefesini tutmuştu.
Han Gu sözünü tamamladı.
"Ya biri göğün yasalarını kıracak kadar güçlenmiştir…"
Bir an durdu.
"Ya da bütün dünyaya savaş açacak kadar nefret doludur."
Bölüm 53 — İlk Adım
Gece tamamen sessizleşmişti.
Lin Yue köyün ortasında tek başına duruyordu. Chen Luo biraz geride bekliyordu çünkü Lin Yue'nin düşüncelerini bölmek istemiyordu. Rüzgâr yıkıntıların arasından geçerken taşların ve kırılmış ahşap parçalarının çıkardığı ince sesler köyün terk edilmişliğini daha da belirgin hale getiriyordu.
Lin Yue uzun süre konuşmadı.
Sonra bir anda eğildi ve yere düşmüş olan notu tekrar aldı.
Kâğıdı katladı.
Ve dikkatlice kıyafetinin içine yerleştirdi.
Bu not artık onun için yalnızca bir hatıra değildi.
Bir söz gibiydi.
Bir yemin.
Lin Yue yavaşça Chen Luo'ya döndü.
"Chen Luo."
"Efendim."
"Tarikatların nasıl çalıştığını biliyorsun."
Chen Luo başını salladı.
"Evet."
Lin Yue birkaç saniye düşündü.
"En zayıf olan hangisi?"
Chen Luo'nun gözleri hafifçe genişledi çünkü Lin Yue'nin ne demek istediğini anlamıştı.
"Efendim… kuzeyde küçük bir tarikat var. Kara Kaya Tarikatı. Savaşçıları fazla güçlü değil."
Lin Yue başını kaldırdı.
"Kaç kişi?"
"Belki yüz civarında."
Lin Yue'nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ama o gülümseme sıcak değildi.
"Soğuk bir gülümsemeydi."
"Güzel."
Chen Luo bir an durdu.
"Efendim… gerçekten…?"
Lin Yue sözünü tamamladı.
"Evet."
Sonra gökyüzüne baktı.
"Bütün tarikatları yok edeceğim dedim."
Gözleri karardı.
"Bir yerden başlamalıyım."
Sonra arkasını döndü ve köyden çıkmaya başladı.
Chen Luo hemen peşinden yürüdü.
Dağların arasındaki patika karanlığın içine uzanıyordu.
Ama bu karanlık artık Lin Yue için korkutucu değildi.
Çünkü o karanlığın içinde yürüyen kişi artık bir av değil…
Yaklaşan bir fırtınaydı.
Bölüm 54 — Kara Kaya Tarikatı
Dağların arasından geçen dar patika gece boyunca sessizliğini koruyordu. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı ve ayın ışığı bile çoğu zaman kayaların arkasında kayboluyordu. Lin Yue ve Chen Luo saatlerdir durmadan ilerliyordu. Köyde yaşananlardan sonra Lin Yue'nin yüzündeki ifade tamamen değişmişti; artık o eski düşünceli ve temkinli genç savaşçıdan eser kalmamıştı. Yerine sessiz ama korkutucu bir kararlılık gelmişti. Chen Luo bunu açıkça hissedebiliyordu çünkü Lin Yue'nin etrafında dolaşan Qi bile farklı akıyordu; daha keskin, daha ağır ve sanki içinde bastırılmış bir fırtına taşıyormuş gibi huzursuz bir enerjiye dönüşmüştü.
Sabahın ilk ışıkları doğmaya başladığında Chen Luo ilerideki kayalıkların arasından yükselen taş duvarları işaret etti. Dağın yamacına kurulmuş olan küçük bir yapı topluluğu görünüyordu. Duvarlar yüksek değildi ama çevresinde nöbet kuleleri vardı ve kapının üstünde siyah bir bayrak dalgalanıyordu.
"Efendim," dedi Chen Luo alçak bir sesle, "orası Kara Kaya Tarikatı."
Lin Yue birkaç saniye boyunca o yapıya baktı. Tarikatın bulunduğu yer stratejik bir noktadaydı; dağın yamacı doğal bir savunma sağlıyor, önündeki dar vadi ise yaklaşan herkesi kolayca görünür hale getiriyordu. Ama Lin Yue için bunların hiçbir önemi yoktu.
"Kaç kişi?" diye sordu.
Chen Luo kısa bir süre düşündü.
"Yaklaşık yüz civarında. Çoğu Qi Toplama seviyesinde. Birkaç tanesi Temel Kuruluş aşamasına yeni geçmiş olabilir ama güçlü savaşçı sayıları çok az."
Lin Yue başını hafifçe salladı.
"Güzel."
Sonra ağır adımlarla vadinin içine doğru yürümeye başladı.
Chen Luo birkaç saniye durdu çünkü Lin Yue'nin doğrudan kapıya doğru yürüdüğünü fark etmişti. Bu bir saldırı değil, açık bir meydan okumaydı. Ama yine de hiçbir şey söylemedi ve hemen efendisinin arkasından ilerledi.
Tarikatın kapısındaki nöbetçiler onları uzaktan fark etti.
İki genç savaşçı kulelerden aşağı bakıyordu.
"Durun!" diye bağırdı biri. "Burası Kara Kaya Tarikatı'nın bölgesi!"
Lin Yue durmadı.
Adımları ağır ama kararlıydı.
Nöbetçilerden biri kılıcını çekti.
"Bir adım daha atarsan—"
Cümlesini bitiremedi.
Çünkü Lin Yue'nin vücudundan yayılan Qi bir anda patladı.
Görünmez bir basınç dalgası kapıya çarptı ve kalın ahşap kapı büyük bir gürültüyle parçalandı. Tahta parçaları havaya savruldu ve iki nöbetçi yere yuvarlandı.
Tarikatın içindeki savaşçılar bir anda alarma geçti.
Bağırışlar yükseldi.
"Düşman!"
"Kapı kırıldı!"
Onlarca kişi kılıçlarını çekerek avluya koştu.
Lin Yue durdu.
Kara Yıldız kılıcını yavaşça çekti.
Kılıcın siyah metal yüzeyi sabah ışığında soğuk bir parıltı yayıyordu.
"Chen Luo."
"Efendim."
"Hiç kimse kaçmayacak."
Chen Luo başını eğdi.
"Emredersiniz."
Bölüm 55 — Kılıç ve Kan
Kara Kaya Tarikatı'nın avlusu birkaç dakika içinde savaş alanına dönüştü. Tarikatın savaşçıları hızla toplanmıştı; çoğu genç ve deneyimsizdi ama sayıları yüz civarındaydı ve bu kadar kalabalık bir grubun aynı anda saldırması yine de tehlikeli olabilirdi.
Tarikatın orta yaşlı liderlerinden biri öne çıktı.
"Sen kimsin?"
Lin Yue cevap vermedi.
Adam kaşlarını çattı.
"Burası bir tarikat bölgesi! Sebepsiz yere saldırmanın bedelini ödersin!"
Lin Yue sonunda konuştu.
"Sebep var."
Adam sert bir sesle sordu.
"Ne sebebi?"
Lin Yue kılıcını hafifçe kaldırdı.
"Tarikatlar."
Bu tek kelime birçok kişiyi şaşırttı.
Ama cevap beklemeye fırsat kalmadı.
Lin Yue ileri atıldı.
Hızı o kadar yüksekti ki birkaç savaşçı onu takip bile edemedi. İlk darbe Kara Yıldız kılıcından çıktı ve siyah bir Qi dalgası havayı yararak üç kişiyi aynı anda yere serdi. Darbe o kadar güçlüydü ki arkadaki taş duvarda derin bir yarık açıldı.
Chen Luo da savaşa katıldı.
Bir zamanlar bu tür savaşlara tarikat adına katılan Chen Luo şimdi tam tersine onların karşısında duruyordu. Kılıcıyla saldıran iki savaşçıyı hızla yere serdi ve avlunun diğer tarafına ilerledi.
Savaş kısa sürdü.
Kara Kaya Tarikatı'nın savaşçıları sayıca fazla olsa da güçleri Lin Yue'nin karşısında tamamen yetersizdi. Lin Yue her kılıç savurduğunda bir savaşçı yere düşüyordu ve birkaç dakika içinde avlu neredeyse tamamen sessizleşti.
Son kalan kişi dizlerinin üzerine çöktü.
"Lütfen…"
Ama Lin Yue durmadı.
Kılıcı indirdi ve tarikat üyesini ortadan ikiye ayırdı yerde 100 kişi ölmüş şekilde yatıyordu kimisi kafası kopmuş kimisi 5 parçaya ayrılmıştı.
Avlu tamamen sessizleşti.
Chen Luo etrafına baktı.
"Bitti."
Lin Yue kılıcını temizledi ve tekrar kınına koydu.
Tarikat artık yoktu.
Bölüm 56 — Fırtınanın Başlangıcı
Güneş yükseldiğinde Kara Kaya Tarikatı'nın yerinde yalnızca sessizlik kalmıştı. Tarikatın binaları hâlâ ayaktaydı ama içinde yaşayan hiçbir savaşçı hayatta değildi. Rüzgâr boş avludan geçerken kırılmış kılıçların ve düşmüş bayrakların arasında dolaşıyordu.
Lin Yue avlunun ortasında duruyordu.
Chen Luo birkaç dakika sonra geri geldi.
"Efendim."
Lin Yue başını çevirdi.
"Tarikat tamamen temizlendi."
Lin Yue kısa bir süre düşündü.
Sonra avlunun ortasındaki bayrağa baktı.
Kara Kaya Tarikatı'nın sembolü olan siyah bayrak rüzgârda sallanıyordu.
Lin Yue kılıcını çekti.
Tek bir darbe ile direği ikiye ayırdı.
Bayrak yere düştü.
"Bu sadece başlangıç."
Chen Luo başını eğdi.
"Evet efendim."
Lin Yue gökyüzüne baktı.
Karanlık bulutlar dağların üzerinden yavaşça geçiyordu.
Bir tarikat yok olmuştu.
Ama bu yalnızca ilk adımdı.
Bölüm 57 — Dev Tarikatın Gölgesi
Lin Yue ve Chen Luo dağların arasındaki uzun yolculuklarından sonra nihayet yüksek kayalıkların arasından geniş bir vadiyi görebilecekleri noktaya ulaştıklarında güneş batmak üzereydi ve turuncu ışık vadinin tamamını kızıl bir renge boyarken aşağıdaki devasa yerleşimin büyüklüğü uzaktan bile açıkça belli oluyordu çünkü sıradan bir tarikatın aksine burada yalnızca birkaç bina değil neredeyse küçük bir şehir büyüklüğünde taş yapılar, eğitim alanları, kuleler ve uzun duvarlarla çevrili geniş bir kompleks bulunuyordu ve o duvarların arkasında yaşayan savaşçıların sayısı Chen Luo'nun söylediği gibi gerçekten de binlerce kişiyi bulacak kadar fazlaydı.
Chen Luo birkaç saniye boyunca sessiz kaldıktan sonra aşağıyı işaret ederek ağır bir sesle konuştu ve efendisinin bu manzarayı görür görmez ne söyleyeceğini merak ediyormuş gibi dikkatle yüzünü izledi çünkü karşılarındaki yer sıradan bir tarikat değildi, burası çevredeki bölgede uzun süredir korku salan ve yüzlerce küçük tarikata hükmeden güçlü bir oluşum olan Göksel Taş Tarikatı idi ve içeride yalnızca sıradan savaşçılar değil aynı zamanda birçok deneyimli usta bulunuyordu.
"Efendim," dedi Chen Luo, "burası Göksel Taş Tarikatı ve burada yaklaşık bin sekiz yüz savaşçı bulunuyor, içlerinde yedi tane dört yıldızlı usta savaşçı var ve liderleri ise göksel aşamada, yasa dokuyucusu seviyesinde biri."
Lin Yue vadinin ortasında yükselen dev taş duvarlara uzun süre bakmaya devam etti ve gözleri bu devasa yapının içindeki yüzlerce ışığı tek tek süzerken yüzünde en ufak bir korku ya da tereddüt ifadesi oluşmadı çünkü o artık geri dönülecek bir yolun olmadığını çoktan kabul etmişti; köyünün yok oluşunu öğrendiği o geceden beri içindeki öfke ve kararlılık onu yalnızca tek bir yöne doğru itiyordu ve o yönün sonunda da tarikatların sonu vardı.
Bir süre sonra Lin Yue derin bir nefes aldı ve yavaşça konuştu.
"Demek içeride bin sekiz yüz kişi var."
Chen Luo başını eğdi.
"Evet efendim."
Lin Yue'nin dudaklarında çok hafif bir gülümseme oluştu ama bu gülümseme bir zafer ya da mutluluk değil daha çok yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi çünkü gözlerinde parlayan ışık Chen Luo'nun bile istemeden ürpermesine neden olmuştu.
"Güzel."
Chen Luo kısa bir an durdu.
"Efendim?"
Lin Yue vadinin aşağısına doğru ilk adımını attı.
"Bir tarikat daha yok olacak."
Bölüm 58 — Duvarların Yıkılışı
Gece tamamen çöktüğünde Lin Yue ve Chen Luo tarikatın dış duvarlarının önüne ulaşmışlardı ve o devasa taş duvarlar birkaç insan boyu yüksekliğinde yükselirken üzerindeki kulelerde devriye gezen savaşçılar meşalelerin ışığında etrafı dikkatle izliyordu fakat kimse bu kadar doğrudan yaklaşan iki kişiyi fark edecek kadar dikkatli değildi çünkü kimse böylesine güçlü bir tarikata yalnızca iki kişi tarafından saldırılabileceğini düşünmüyordu.
Lin Yue duvarın önünde durdu ve Kara Yıldız kılıcını yavaşça kınından çıkardı; siyah metalden yapılmış bu ağır kılıç ay ışığında mat bir parıltı verirken Lin Yue bütün Qi'sini yavaş yavaş kılıcın içine aktarmaya başladı ve birkaç saniye içinde kılıcın etrafında titreşen görünmez bir enerji dalgası oluştu.
Chen Luo efendisinin ne yapacağını hemen anlamıştı ve birkaç adım geri çekildi çünkü Lin Yue'nin kılıcı her savurduğunda ortaya çıkan Qi dalgalarının ne kadar yıkıcı olabileceğini daha önce defalarca görmüştü.
Sonra Lin Yue kılıcını yukarı kaldırdı.
Ve bütün gücüyle aşağı doğru savurdu.
Kılıç havayı yararken ortaya çıkan Qi dalgası görünmez bir fırtına gibi ilerledi ve duvara çarptığı anda devasa bir patlama sesi vadide yankılandı çünkü kalın taş bloklardan yapılmış olan duvar sanki içinden dev bir yaratık geçmiş gibi parçalanarak ikiye ayrıldı ve yüzlerce kilo ağırlığındaki taş bloklar havaya savrulup yere düştü.
Tarikatın içinde alarm çanları çalmaya başladı.
Kulelerdeki nöbetçiler bağırıyordu.
"Düşman!"
"Kapı kırıldı!"
Ama Lin Yue çoktan içeri girmişti.
Bölüm 59 — Bin Sekiz Yüz Kılıç
Tarikatın avlusu birkaç dakika içinde yüzlerce savaşçıyla doldu çünkü Göksel Taş Tarikatı sıradan bir yer değildi ve içeride yaşayan savaşçılar savaş çağrısını duyar duymaz silahlarını alarak hızla meydana koşuyordu.
İlk gelen grup yaklaşık elli kişiden oluşuyordu ve hepsi aynı anda Lin Yue'ye doğru saldırdı.
Lin Yue kılıcını yatay bir şekilde savurdu.
Kara Yıldız kılıcından çıkan Qi dalgası havayı keserek ileri doğru ilerledi ve önündeki on savaşçıyı aynı anda savurarak taş zemine çarptı; darbenin gücü o kadar büyüktü ki arkadaki eğitim alanının taş sütunlarından biri bile ikiye ayrıldı.
Ama saldırılar durmadı.
Yeni gruplar geliyordu.
Yüzlerce savaşçı aynı anda hücum etti.
Lin Yue her darbesinde birkaç kişiyi daha yere seriyor, kılıcı savruldukça taş yollar parçalanıyor, bazı binaların duvarları bile bu şiddetli çarpışmalar sırasında yıkılıyordu.
Bir noktada Lin Yue kılıcını yukarı kaldırıp bütün Qi'sini tek bir noktada topladı ve aşağı doğru savurduğunda ortaya çıkan darbe yalnızca düşmanları değil aynı zamanda yerdeki taş zemini bile parçalayarak birkaç metre genişliğinde bir yarık oluşturdu.
Ama savaş bitmiyordu.
Çünkü düşman sayısı çok fazlaydı.
Bölüm 60 — Dört Yıldızlı Ustalar
Savaş büyüdükçe Göksel Taş Tarikatı'nın gerçek elit savaşçıları da ortaya çıkmaya başladı çünkü sıradan savaşçıların Lin Yue'yi durduramayacağını gören tarikat komutanları nihayet ileri çıktı.
İlk dört yıldızlı usta savaşçı Lin Yue'nin önünde durduğunda çevredeki savaşçılar hemen geri çekildi çünkü bu seviyedeki savaşçılar sıradan askerlerden tamamen farklı bir güç taşıyordu.
Adam kılıcını kaldırdı.
"Buraya kadar."
Lin Yue hiçbir şey söylemedi.
Savaş başladı.
Bu sefer darbeler çok daha güçlüydü.
Kılıçlar çarpıştığında ortaya çıkan enerji dalgaları yakındaki taş sütunları bile çatlatıyordu.
Lin Yue birkaç dakika içinde iki ustayı alt etti ama bu savaş onu yavaş yavaş yoruyordu çünkü arka arkaya gelen düşmanlar neredeyse bitmek bilmiyordu.
Ve tam o sırada Lin Yue içinde tuhaf bir şey hissetti.
Qi'si gökyüzüne doğru yükseliyormuş gibi titredi.
Bölüm 61 — Göğü Delen Kırmızı Işık
Lin Yue'nin vücudundaki Qi aniden kontrolsüz bir şekilde yükselmeye başladı ve o an sanki gökyüzündeki enerji ile kendi içindeki güç birbirine bağlanmış gibi tuhaf bir his oluştu; başını kaldırdığında bulutların arasında dolaşan enerjiyi hissedebiliyor ve o gücü aşağı çekebileceğini içgüdüsel olarak anlayabiliyordu.
Sonra kılıcını gökyüzüne doğru kaldırdı.
Ve Qi'sini yukarı gönderdi.
Bir saniye sonra gökten kırmızı bir ışık indi.
Bu ışık doğrudan Lin Yue'nin kılıcına bağlandı.
Sonra Lin Yue kılıcı yere indirdi.
Ve kırmızı enerji sütunu yere çarptı.
Patlama vadinin tamamını sarstı.
Yaklaşık yüz elli metrelik bir alan kırmızı ışıkla delinmiş gibi çöktü ve otuz kırk metre derinliğinde devasa bir çukur oluştu.
Yüzlerce savaşçı o anda yok oldu.
Tarikatın yarısı şok içindeydi.
Chen Luo bile nefesini tutmuştu.
Bölüm 62 — Yasa Dokuyucusu
Savaş alanı sessizleştiğinde yerde yüzlerce yaralı ve ölü savaşçı yatıyordu ama Lin Yue de ayakta durmakta zorlanıyordu çünkü bu kadar büyük bir tekniği ilk kez kullanmıştı ve Qi'sinin büyük kısmı tükenmişti.
Tam o anda kalabalık ikiye ayrıldı.
Uzun beyaz saçlı bir adam ağır adımlarla ortaya çıktı.
Göksel Taş Tarikatı'nın lideri.
Göksel Aşama…
Yasa Dokuyucusu.
Adam Lin Yue'ye baktı.
"Demek sensin."
Lin Yue ağır nefes alıyordu ama kılıcını yine de kaldırdı.
Adam gülümsedi.
"İlginç."
Sonra bir adım attı.
Ve yerdeki taşlar çatladı.
"Bakalım… göğü delen o kılıç benim yasalarımı da kesebilecek mi?"
Savaş başlamak üzereydi
Bölüm 63 — Yasa Dokuyucusu Han Shenyu'nun Alanı
Göksel Taş Tarikatı'nın savaş alanı birkaç dakika önce yaşanan korkunç çarpışmanın ardından hâlâ duman ve tozla kaplıydı, yere çöken dev çukurun içinden kırılmış taşların ve parçalanmış silahların arasından yükselen ince toz bulutları yavaş yavaş gökyüzüne doğru yükselirken savaş alanının ortasında tek başına duran Lin Yue ağır ağır nefes alıyor ve bedeninin her tarafında hissedilen yorgunluğu bastırmaya çalışıyordu çünkü az önce gökten çağırdığı o kırmızı Qi sütunu yalnızca yüzlerce düşmanı yok etmekle kalmamış aynı zamanda kendi bedenindeki enerjinin de büyük kısmını çekip götürmüştü ve buna rağmen karşısında hâlâ bitmemiş bir savaş vardı.
Kalabalığın arasındaki savaşçılar korkuyla geri çekilirken devasa savaş alanının ortasında bir yol açıldı ve o yolun ucundan yavaş, ağır ve sakin adımlarla ilerleyen uzun beyaz saçlı bir adam ortaya çıktı; adamın yüzünde ne öfke ne de korku vardı, yalnızca derin ve kendinden emin bir ifade bulunuyordu çünkü o sıradan bir savaşçı değil Göksel Taş Tarikatı'nın kurucusu ve lideri olan, göksel aşamada yasa dokuyucusu seviyesine ulaşmış kişi olan Han Shenyu idi ve bu seviyedeki bir savaşçının varlığı bile etraftaki havayı değiştiriyordu çünkü Lin Yue adamın yalnızca birkaç adım atmasıyla birlikte yerdeki taşların ince ince çatladığını ve etraftaki Qi'nin sanki görünmez bir baskı altında ağırlaştığını hissedebiliyordu.
Han Shenyu birkaç metre uzaklıkta durdu ve Lin Yue'yi baştan aşağı dikkatle süzdü, gözleri Lin Yue'nin kılıcından hâlâ sızan kırmızı Qi kalıntılarını fark ettiğinde hafifçe daraldı çünkü biraz önce gökten inen o saldırının sıradan bir teknik olmadığını hemen anlamıştı ve ardından sakin ama derin bir sesle konuştu.
"Genç savaşçı… bu kadar kısa sürede tarikatımın yüzlerce adamını öldürmeyi başaran kişi sensin demek."
Lin Yue ağır nefes alıyordu ama yine de dimdik durmayı başardı çünkü karşısındaki kişinin gücünün ne kadar korkunç olduğunu hissetse bile geri çekilmek gibi bir düşünce aklından bile geçmiyordu ve kılıcını hafifçe yere dayayarak cevap verdi.
"Benim."
Han Shenyu birkaç saniye sessiz kaldı, sonra başını hafifçe yana eğdi ve konuşmaya devam etti.
"Adını söyle."
Lin Yue'nin sesi yorgun ama kararlıydı.
"Lin Yue."
Han Shenyu'nun gözleri kısa bir an parladı.
"Lin Yue… ilginç bir isim."
Sonra bakışlarını Chen Luo'ya çevirdi çünkü biraz geride duran bu savaşçının Lin Yue'nin yanında savaştığını çoktan fark etmişti.
"Yanındaki kişi kim?"
Chen Luo birkaç adım öne çıktı ve başını eğdi.
"Ben Chen Luo."
Han Shenyu birkaç saniye düşündü ve hafifçe gülümsedi.
"Demek bir uşak değil, gerçek bir yoldaş."
Sonra yavaşça etrafındaki savaş alanına baktı; yerde yüzlerce ölü savaşçı yatıyordu ve Göksel Taş Tarikatı'nın gururu olan birçok elit savaşçı artık nefes almıyordu ama buna rağmen Han Shenyu'nun yüzünde hâlâ en ufak bir panik belirtisi yoktu çünkü onun için bu savaş henüz başlamamıştı bile.
"Lin Yue," dedi sonunda, "şimdiye kadar oldukça iyi savaştın ama az önce öldürdüklerin benim gerçek gücüm değildi."
Adamın sesi ağırlaştı.
"Tarikatımda hâlâ beş tane dört yıldızlı usta savaşçı var."
Kalabalığın arasından beş güçlü savaşçı öne çıktı ve her biri Lin Yue'ye soğuk gözlerle bakarken vücutlarından yayılan aura çevredeki havayı titretiyordu çünkü bu kişiler sıradan askerlerden çok daha güçlüydü.
Han Shenyu tekrar konuştu.
"Eğer onları yenersen… benimle savaşma hakkını kazanırsın."
Lin Yue birkaç saniye sessiz kaldı çünkü vücudu gerçekten yorgundu ama gözlerindeki kararlılık bir an bile sönmemişti.
"Ne kadar zamanın olacak?" diye sordu.
Han Shenyu gülümsedi.
"İstediğin kadar."
Lin Yue başını kaldırdı.
"Tamam."
Tam o anda Han Shenyu cübbesinin iç cebine elini soktu ve içinden ince ama uzun, tamamen beyaz tüylerden yapılmış bir kalem çıkardı; kalemin ucunda altın rengi bir parıltı vardı ve adam bu kalemi havaya doğru kaldırdığında etraftaki Qi sanki ona doğru çekilmeye başladı.
Sonra Han Shenyu havada birkaç yavaş ama kesin hareket yaptı.
Kalemin ucu boşlukta hareket ettikçe altın renkli yazılar oluşmaya başladı.
Bu yazılar havada asılı kaldı.
Sonra bir anda genişledi.
Gökyüzü titredi.
Ve dünya değişti.
Bir anda savaş alanı ortadan kayboldu.
Lin Yue gözlerini açtığında artık başka bir yerdeydi.
Etraf tamamen bembeyazdı.
Gökyüzü yoktu.
Toprak yoktu.
Her yöne uzanan devasa beyaz ve altın sütunlar vardı.
Bu sütunlar kilometrelerce yukarı uzanıyor ve kalınlıkları küçük bir dağ kadar büyük görünüyordu.
Sütunların yüzeyinde altın yazılar dolaşıyordu.
Han Shenyu havada duran o yazıların önünde durdu ve sakin bir sesle konuştu.
"Burası…"
Sonra kollarını iki yana açtı.
"…benim mükemmelliyetimin ta kendisi."
Bölüm 64 — Sütunların Dünyasında İlk Kan
Lin Yue birkaç saniye boyunca bulunduğu alanı dikkatle incelerken etrafındaki sonsuz beyazlık ve göğe kadar yükselen altın sütunların oluşturduğu devasa manzaranın gerçek dünyadan tamamen farklı olduğunu hemen anlamıştı çünkü burada dolaşan Qi bile dışarıdaki dünyadan çok daha yoğun ve ağır hissediliyordu ve her nefes alışında bu alanın tamamen Han Shenyu'nun kontrolü altında olduğunu fark edebiliyordu; sanki bu yer yalnızca bir savaş alanı değil aynı zamanda o adamın iradesinin somut bir şekle dönüşmüş haliydi.
Han Shenyu birkaç metre yukarıda havada duruyordu ve Lin Yue'ye sakin gözlerle bakarken elindeki tüy kalemi parmaklarının arasında yavaşça döndürüyordu.
"Burada savaşacağız," dedi.
Lin Yue kılıcını sıkıca kavradı.
"Fark etmez."
Han Shenyu'nun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
"Özgüvenini seviyorum."
Sonra kalemi tekrar havaya kaldırdı ve altın bir sembol çizdi.
O sembol parladı.
Ve hemen ardından Lin Yue'nin arkasındaki dev sütunlardan biri aniden titremeye başladı.
Sütunun yüzeyindeki altın yazılar canlı bir varlık gibi hareket etti.
Sonra sütunun içinden dev bir enerji dalgası çıktı.
Beş dört yıldızlı savaşçı aynı anda ileri atıldı.
Savaş başladı.
İlk savaşçı dev bir balta taşıyordu ve balta havayı yararak Lin Yue'nin üzerine inerken ortaya çıkan rüzgâr dalgası yerdeki beyaz zemini bile çatlatacak kadar güçlüydü fakat Lin Yue son anda yana sıçrayarak darbeyi atlattı ve hemen karşılık vererek Kara Yıldız kılıcını yukarıdan aşağı doğru savurdu; iki silah çarpıştığında ortaya çıkan enerji dalgası çevredeki sütunların yüzeyindeki altın yazıları bile titretti ve savaş alanı birkaç saniye boyunca yankılanan metal sesleriyle doldu.
İkinci savaşçı arkadan saldırdı ve uzun mızrağı Lin Yue'nin sırtına doğru fırladı fakat Lin Yue son anda dönerek kılıcını mızrağın gövdesine çarptı ve darbenin gücüyle mızrak ikiye ayrılırken aynı anda üçüncü savaşçı yan taraftan kılıcını savurdu; Lin Yue geri çekilmek zorunda kaldı çünkü bu savaşçıların her biri sıradan ustalardan çok daha güçlüydü ve birlikte saldırdıklarında ortaya çıkan baskı gerçekten ölümcüldü.
Han Shenyu yukarıdan bütün sahneyi izliyor ve en ufak bir müdahalede bulunmadan savaşın nasıl ilerleyeceğini merak ediyormuş gibi sakin bir ifadeyle duruyordu çünkü onun için bu yalnızca bir sınavdı; Lin Yue gerçekten onun karşısına çıkabilecek kadar güçlü müydü yoksa birazdan burada ölecek sıradan bir savaşçı mıydı bunu görmek istiyordu.
Lin Yue birkaç saniye boyunca savunmada kaldı ama sonra bir fırsat yakaladı ve kılıcını aniden yana doğru savurduğunda ortaya çıkan siyah Qi dalgası ilk savaşçının göğsüne çarptı; adam birkaç metre geriye savruldu ve yere düşerken ağız dolusu kan kustu fakat yine de ayağa kalkmayı başardı çünkü dört yıldızlı usta savaşçılar bu kadar kolay yenilecek kişiler değildi.
Savaş giderek daha şiddetli hale geliyordu.
Her çarpışma yeni bir enerji dalgası oluşturuyor, her darbe sütunların yüzeyindeki altın yazıları titretiyordu ve Lin Yue'nin vücudu yorgun olmasına rağmen içindeki savaş isteği hâlâ sönmemişti çünkü karşısındaki bu beş savaşçıyı yenmeden Han Shenyu ile savaşamayacağını biliyordu ve eğer bugün burada durursa bütün yolculuğu anlamını kaybedecekti.
Kara Yıldız kılıcını tekrar kaldırdı.
Ve gözlerini daralttı.
"Gel."
Bölüm 65 — Ölüme Yakın Sınav
Sütunlarla dolu o beyaz dünyanın içinde savaş çoktan sıradan bir dövüş olmaktan çıkmıştı çünkü Han Shenyu'nun oluşturduğu bu alan yalnızca bir arena değil aynı zamanda onun yasalarının hüküm sürdüğü, gerçekliğin bile onun iradesine göre eğildiği bir yerdi ve Lin Yue beş dört yıldızlı usta savaşçının ortasında dururken vücudunun her yerinde biriken yorgunluk artık saklanamayacak kadar ağırlaşmıştı; buna rağmen gözleri hâlâ kararlıydı çünkü geri çekilmek ya da pes etmek gibi bir düşünce aklından geçmiyordu.
Beş usta savaşçı bir anda aynı anda harekete geçti.
Ama bu sefer saldırıları daha önceki gibi değildi.
İçlerinden biri elini kaldırdı ve vücudunun etrafındaki Qi bir anda yoğunlaşarak neredeyse görünmez hale geldi, ardından diğerleri de aynı şeyi yaptı ve birkaç saniye içinde beş savaşçının etrafındaki enerji titreşmeye başladı; o titreşim havayı büküyor gibiydi ve bir sonraki anda hepsi birden ileri atıldığında Lin Yue onların hareketini gözleriyle takip edemedi çünkü hızları insan gözünün algılayabileceği sınırın çok ötesine geçmişti.
İlk darbe Lin Yue'nin göğsüne indi.
Lin Yue kılıcını kaldırmaya bile fırsat bulamadı çünkü saldırı çok hızlıydı ve dev bir çekiç darbesi yemiş gibi birkaç metre geriye savruldu; kaburgalarının çatladığını açıkça hissedebiliyordu ama yere düşmeden tekrar ayağa kalkmaya çalıştı çünkü düşerse devamının geleceğini biliyordu.
Ama ikinci saldırı çoktan gelmişti.
Bir kılıç ışığı yan tarafından geçti ve Lin Yue kılıcıyla karşılık vermeye çalışsa da darbe onun savunmasını delerek omzuna çarptı, keskin bir acı bütün koluna yayıldı ve birkaç saniye boyunca parmaklarını bile hissedemedi çünkü saldırının gücü yalnızca eti kesmekle kalmamış kemiklere kadar işlemişti.
Üçüncü savaşçı arkadan geldi.
Lin Yue dönmeye çalıştı ama çok geçti.
Bir mızrak sırtına saplandı.
Kan fışkırdı.
Lin Yue dizlerinin üzerine düştü ama yine de kılıcını bırakmadı çünkü içgüdüsel olarak hâlâ savaşmaya devam etmek istiyordu fakat beş ustanın saldırıları artık tamamen görünmez hızlara ulaşmıştı ve Lin Yue yalnızca darbe aldıktan sonra saldırının nereden geldiğini anlayabiliyordu.
Her saniye yeni bir kesik oluşuyordu.
Kollarında.
Sırtında.
Göğsünde.
Bacaklarında.
Her darbe yeni bir acı demekti ve Lin Yue artık çoğu saldırıya karşılık veremiyordu çünkü vücudu onları algılayacak kadar hızlı değildi ve birkaç dakika içinde bedeni sayısız kesikle kaplandı.
Sonra içlerinden biri ileri atıldı.
Kılıcı yukarı kalktı.
Ve tek bir hareketle Lin Yue'nin sol kolunu omuz hizasından kopardı.
Kesik o kadar temizdi ki ilk anda Lin Yue ne olduğunu bile anlayamadı; kolu yere düştüğünde ve birkaç saniye sonra omzundan fışkıran kanı gördüğünde gerçekliği kavradı ve o anda acı bütün bedenini yakmaya başladı.
Lin Yue istemsizce bağırdı.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Vücudu titriyordu.
Ama yine de ayağa kalkmaya çalıştı.
Bir adım attı.
Sonra ikinci adımı atmaya çalıştı ama dengesi bozuldu çünkü kan kaybı çok fazlaydı ve görüşü bulanıklaşmaya başlamıştı.
Tam o anda içlerinden bir başka usta savaşçı ileri atıldı.
Kılıcı ışık gibi parladı.
Ve Lin Yue'nin boynundan geçti.
Bir saniye sonra Lin Yue'nin başı gövdesinden ayrıldı ve yere yuvarlandı.
Vücudu birkaç saniye ayakta kaldı.
Sonra ağır ağır yere düştü.
Sütunlarla dolu o beyaz dünya sessizleşti.
Han Shenyu yukarıdan bütün sahneyi izliyordu ve birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi çünkü biraz önceki dövüş Lin Yue'nin gerçekten güçlü olduğunu göstermişti ama sonuç yine de beklediği gibi olmuştu; genç savaşçı sınavı geçememişti.
Han Shenyu yavaşça başını salladı.
"Yazık."
Sonra elindeki tüy kalemi aşağı doğru indirdi ve alanı kapatmaya hazırlanırken iç çekti.
"Alanımı… bu kadar zayıf biri için mi açtım?"
Ama tam o anda yerde yatan dört yıldızlı ustaların vücutlarında tuhaf bir şey oldu.
Bir anda onların bedenlerinden içten dışarıya doğru ince, keskin iğneler fırladı ve bu iğneler sanki içeriden patlıyormuş gibi derilerini yırtarak dışarı çıktı; beş savaşçı aynı anda çığlık bile atamadan yere yığıldı çünkü o iğneler yalnızca bedenlerini değil iç organlarını da parçalamıştı.
Aynı anda gökyüzüne kadar yükselen dev sütunlardan biri aniden titredi.
Sonra eğildi.
Ve beş ustanın bulunduğu noktaya doğru çöktü.
Dev sütun yere çarptığında ortaya çıkan patlama bütün alanı sarstı.
Han Shenyu birkaç saniye boyunca sahneye baktı.
Sonra aniden kahkaha attı.
"Evet… biliyordum."
Gözleri yerde yatan Lin Yue'nin bedenine çevrildi.
"Gerçekten ilginçsin."
Sonra yavaşça konuştu.
"Birisinin gücünü almışsın… bir miras."
Gözleri daraldı.
"Hang Kai'nin mirası."
Bir süre düşündü.
"Ne yazık ki hâlâ amatörsün… o gücü bana karşı düzgün kullanamazsın."
Tam o anda yerde kopmuş başı ve koluyla yatan Lin Yue'nin bedeni titremeye başladı.
Toprağın üzerinde duran kesik baş yavaşça hareket etti.
Sonra boynuna doğru sürüklendi.
Et ve kemik lifleri görünmez iplikler gibi birbirine bağlanmaya başladı.
Aynı şey kopmuş kol için de oldu.
Kemikler birleşti.
Kaslar yenilendi.
Deriler kapandı.
Birkaç saniye içinde Lin Yue yavaşça doğruldu.
Vücudu hâlâ kan içindeydi ama başı ve kolu tamamen yenilenmişti.
Lin Yue ağır ağır ayağa kalktı.
Ama bu sefer kılıcını yerden almadı.
Han Shenyu bunu fark etti ama tepki vermeye fırsat bulamadı çünkü bir sonraki anda Lin Yue gözle bile algılanamayacak bir hızla ileri atıldı.
Han Shenyu'nun algısı çok güçlüydü ama bu saldırı beklediğinin ötesindeydi.
Lin Yue'nin yumruğu doğrudan Han Shenyu'nun karnına çarptı.
Çarpma anında gökyüzündeki sütunların yüzeyindeki altın yazılar bile titredi.
Han Shenyu onlarca kilometre geriye savruldu.
Yolunun üzerindeki yedi dev sütunu delerek geriye doğru uçtu.
Ama birkaç saniye sonra havada durdu.
Ve gülümsedi.
"İşte bu daha iyi."
Han Shenyu elini yukarı kaldırdı.
Gökyüzündeki sisli boşluk açıldı.
Bir portal oluştu.
O portalın içinden dağ büyüklüğünde yüzlerce dev kılıç çıkmaya başladı.
Kılıçlar gökten yağmur gibi inmeye başladı.
Lin Yue kaçmaya çalıştı.
Ama saldırı çok yoğundu.
Bir kılıç doğrudan ona çarptı.
Patladı.
Toz bulutu oluştu.
Ama Lin Yue tekrar ayağa kalktı.
Han Shenyu elini tekrar hareket ettirdi.
Yeni bir portal açıldı.
Lin Yue içine çekildi.
Ve yine kılıçların yağdığı alana düştü.
Bu olay tekrarlandı.
Bir kez.
İki kez.
On kez.
Yirmi kez.
Her seferinde Lin Yue öldü.
Ve yeniden ayağa kalktı.
Ama sonunda Qi'si tükendi.
Ve bilinci karardı.
Lin Yue yere düştü.
Bayıldı.
Han Shenyu alanı kapattı.
Gerçek dünya geri geldi.
Chen Luo uzakta bekliyordu.
Beş dört yıldızlı usta savaşçı ölmüştü.
Ama Lin Yue yerde hareketsiz yatıyordu.
Chen Luo hemen ona doğru koştu.
Ama Han Shenyu elini kaldırdı.
Chen Luo durdu.
Han Shenyu yavaşça konuştu.
"Onu götür."
Chen Luo şaşırdı.
"Efendim?"
Han Shenyu gülümsedi.
"Onu güçlendir… sonra tekrar bana getir."
Chen Luo başını eğdi.
"Tamam."
Lin Yue'yi omzuna aldı.
Ve uzaklaştı.
Han Shenyu parmaklarını şıklattı.
Bir anda bütün yıkım yok oldu.
Evler.
Askerler.
İnsanlar.
Her şey yeniden ortaya çıktı.
Sanki savaş hiç yaşanmamış gibiydi
