BÖLÜM 216 - STİL FARKI: DUVAR VE NEHİR]
Gri Vadi'nin doğu kanadındaki o boğucu, sülfür ve çürümüş umut kokan Bataklık Hattı, arkalarında yavaş yavaş silinmeye yüz tutmuştu. Ancak bu rahatlama, sadece bir yanılsamaydı. Zira bataklığın o yapışkan, yavaşlatan tuzağından kurtulup daha sert, kayalık ve ormanlık araziye geçtiklerinde, tehdidin şekli değişmişti. Artık tehlike ayak bileklerine dolanan sessiz bir balçık değil, kemikleri titreten gürültülü bir kaba kuvvet formundaydı.
Zemin sertleşmiş, yerini yosun tutmuş granit kayalara ve devasa, kökleri dışarı fırlamış çam ağaçlarına bırakmıştı. Sis burada daha inceydi ama daha soğuktu; ciğerlere dolduğunda genzi yakan o metalik tadı taşıyordu.
Kael Vael'thra, adımlarını sağlam ve sessiz atıyordu. Sağ elinde, henüz kınından çıkarmadığı ama parmaklarının sürekli kabzayı yokladığı Siyah Diş asılıydı. Sol tarafında ise, daha kısa ve hafif olan Gölge Diş duruyordu. Bataklıkta harcadığı zihinsel eforun (İrade Bükümü) ardından, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü hafif bir sızıyla kendini hatırlatıyordu. Bu, manasını kullandığı için değil, iradesini fiziksel dünyaya dayatmanın getirdiği nörolojik bir yorgunluktu.
Malik ise onun tam tersiydi. Devasa cüssesiyle kayalık zeminde ilerlerken, her adımı toprağa bir meydan okuma gibi iniyordu. Sırtındaki Yerkıran'ın (Earthbreaker) ağırlığı, onun için bir yük değil, bir denge unsuruydu. Malik, bataklıktan kurtulmanın verdiği rahatlamayla omuzlarını kütürdetti.
"Sonunda sert zemin," dedi Malik, derin bir nefes alarak. "Çamurdan nefret ediyorum Kaptan. Darbeyi emiyor. Vurduğum zaman yerin titrediğini hissetmek istiyorum."
Kael, gözlerini (biri okyanus mavisi, diğeri dikey yarıklı erimiş altın) ağaçların arasındaki karanlık boşluklardan ayırmadan cevap verdi.
"Zemin sertleşirse, düşman da sertleşir Malik. Bataklıkta hayatta kalanlar sinsi olanlardı. Burada hayatta kalanlar ise..." Kael duraksadı. Rüzgarın yönü değişmiş, burnuna keskin, misk ve eski kan kokusu taşıyan bir hava dalgası gelmişti. "...ezici olanlardır."
Kael aniden durdu. Sağ elini yumruk yaparak havaya kaldırdı.
GÜM.
Yer sarsıldı. Bu bir mecaz değildi. Kael'in botlarının altındaki çakıl taşları, sanki görünmez bir el tarafından yukarı itilmiş gibi zıpladı.
Malik sırıttı. Dişlerini gösteren, vahşi bir sırıtaştı bu. Elini omzunun üzerinden atıp, o devasa savaş çekicinin sapını kavradı.
"Duyuyor musun Kaptan?" dedi Malik. "Büyük bir şey geliyor. Ve yürümeyi bilmiyor, yeri dövüyor."
Ağaçların arasından, yaklaşık otuz metre öteden, devasa bir kütle fırladı.
Bu, sıradan bir ayı değildi. Gri Vadi'nin yüksek mineralli toprağı ve Tını (Mana) yoğunluğuyla mutasyona uğramış, bir Jotundr Ayısı'ydı (Jotundr Bear).
Yaratık, dört ayağının üzerindeyken bile bir at arabası kadar yüksekti. Kürkü yoktu; derisinin üzeri, kaya gibi sertleşmiş gri plakalarla ve kemik çıkıntılarıyla kaplıydı. Omuzlarından dışarı fırlayan sivri kemik uçları, doğal birer mızrak gibi duruyordu. Gözleri kör edici bir beyazlıktaydı ve ağzından sızan salyalar, düştüğü taşı asit gibi yakıyordu.
Bu bir hayvan değil, biyolojik bir kuşatma makinesiydi.
Jotundr Ayısı, arka ayaklarının üzerine kalktı ve kükredi. Ses, bir gök gürültüsü gibi vadide yankılandı, ağaçların üzerindeki kuşları kaçırdı ve Malik'in zırhındaki metal plakaları titretti.
"Benim," dedi Malik.
Kael bir şey söylemeden geri çekildi. Malik'in buna ihtiyacı vardı. Bataklıkta o sessiz, sinsi, dokunulmaz düşmanlarla savaşırken birikmiş stresi, şimdi karşısında duran bu "dürüst" canavara kusmak istiyordu.
Malik, Yerkıran'ı iki eliyle kavradı. Karnındaki Aura Çekirdeğini ateşledi.
Kudret (Fiziksel Enerji), Malik'in damarlarında kahverengi, yoğun bir nehir gibi aktı. Derisinin rengi koyulaştı, kasları şişti ve sertleşti. Bu, Kessir soyunun imzası olan "Demir Deri" (Iron Skin) tekniğiydi.
"Gel buraya koca oğlan!" diye bağırdı Malik.
Ayı, Malik'in meydan okumasını kabul etti. Dört ayağının üzerine düştü ve bir çığ gibi, tonlarca ağırlığıyla Malik'in üzerine koşmaya başladı. Yer sarsılıyordu.
Malik kaçmadı. Yan adım atmadı. Blok almak için açısını değiştirmedi.
Sadece ayaklarını omuz genişliğinde açtı, dizlerini kırdı ve olduğu yere kök saldı.
Stil: Duvar (The Wall).
Ayı ve Malik çarpıştı.
GÜMMM!
Ses, iki demir gürzün birbirine vurulması gibiydi.
Ayının o devasa, kemik zırhlı kafası, Malik'in kalkan niyetine kullandığı çekiç sapına ve göğsüne çarptı.
Malik geriye uçmadı. Ama durduğu zemin, bu muazzam kinetik enerjiye dayanamadı. Malik'in botları toprağı yardı ve geriye doğru, zeminde iki derin hendek açarak beş metre sürüklendi.
Toprak havaya savruldu.
Malik durdu. Ağzından kanlı bir tükürük fırlattı ve kahkaha attı.
"Ağır..." dedi Malik, dişlerinin arasından. "İşte bu! Hissedebiliyorum!"
Ayı, şaşkındı. Avının ezilip parçalanması gerekirdi. Ama karşısındaki bu küçük, zırhlı et parçası duruyordu. Öfkeyle pençesini kaldırdı. O pençe, bir ağacı tek vuruşta devirebilecek kadar büyük ve keskindi.
Malik, çekicini savurmak için gerildi. Bu bir hata olabilirdi. Çekiç ağırdı, ayı ise şaşırtıcı derecede hızlıydı.
Kael, birkaç adım geride, bir ağacın gölgesine yaslanmış, sahneyi izliyordu. Analiz Refleksi, Malik'in kaslarındaki gerilimi ve ayının saldırı açısını saniyenin onda biri hızında işledi.
Malik: Güç %100. Hız %40. Dayanıklılık kritik sınırda. Darbeyi karşılayabilir ama iç organları sarsıntıdan hasar görür. Hedef: Jotundr Ayısı. Zırh kalınlığı: Yüksek. Zayıf nokta: Eklem yerleri ve momentumu.
Kael, Malik'in o darbeyi yemesine izin veremezdi. Bu eğitim değildi; bu hayatta kalma savaşıydı ve Malik'in enerjisi, ilerideki daha büyük tehditler için lazımdı.
"Yeter," dedi Kael.
Kael, olduğu yerden fırladı. Koşmadı; kaydı. Kudretini (Aurasını) bacak kaslarına patlayıcı bir ivme (Burst) olarak verdi.
Malik balyozunu kaldırmak üzereyken, Kael onun önüne, ayıyla arasına girdi.
Ayının pençesi iniyordu. Tonlarca ağırlık ve jilet gibi pençeler.
Kael, Malik gibi durmadı. Blok almadı. Güce güçle karşılık vermedi.
Sol elindeki Gölge Diş'in kınını (henüz çekmemişti), ayının inen pençesinin bilek kısmına, tam eklemin altına doğru uzattı.
Kael'in duruşu, Malik'in o geniş, köklü duruşunun tam tersiydi. Ayakları birbirine yakındı, vücudu gevşekti, bir su birikintisi gibi dalgalanmaya hazırdı.
İkiz Diş Stili: Yansıyan Ay - (Su Formu).
Ayının pençesi Kael'in kınına değdiği an, Kael direnmek yerine dizlerini kırarak darbenin yönüne doğru esnedi.
VUUUP.
Kael, darbeyi emmedi. Darbeye bir "Yol" verdi.
Kınını hafifçe açılı tutarak, ayının kendi gücünü ve yerçekimini kullandı. Pençe, Kael'in kınının üzerinden kaydı ve Kael'in hafif bir bilek hareketiyle, saldırının vektörünü (yönünü) yana doğru saptırdı.
Ayı, beklediği dirençle karşılaşamayınca dengesini kaybetti. Kendi gücüyle öne doğru savruldu. O devasa kütle, kontrolsüz bir şekilde Kael'in yanından geçti.
Kael, ayı yanından geçerken (Slow-Motion anı), sağ elini belindeki Siyah Diş'in kabzasına attı.
Kılıcı çekmedi. Sadece kabzanın metal topuzunu, ayının yanından geçerken savunmasız kalan kulak arkasına, o hassas denge merkezine sertçe vurdu.
TAK.
Bu küçük, kısa darbe, ayının beyninde bir şimşek çakmasına neden oldu. Denge sistemi çöktü.
Ayı, kendi hızıyla yüzüstü yere kapaklandı. Tonlarca ağırlık, kayalara çarptı ve sürüklendi.
GÜM-ŞLAK.
Yaratık yerde debelenirken, Kael sakin bir hareketle doğruldu ve üzerindeki görünmez tozu silkeledi.
Malik, elinde havada kalmış balyozuyla şaşkın şaşkın bakıyordu.
"Kaptan..." dedi Malik. "Onu... onu dokunmadan devirdin."
"Dokundum," dedi Kael, yerde sersemlemiş yatan ayının boynuna, şah damarının olduğu yere ayağını koyarken. "Sadece durdurmadım Malik. Sen bir Duvar'sın. Gelen her şeyi göğsünde karşılıyorsun. Bu etkileyici ama... pahalı. Enerjini yiyor. Zırhını kırıyor."
Kael, kılıcını (Siyah Diş'i) bu sefer çekti. Metalin kınından çıkarken çıkardığı o tiz, aç ses (ŞIIING) ormanda yankılandı.
"Ben ise Nehir'im," dedi Kael. Kılıcın ucunu, ayının boynundaki o küçük, zırhsız boşluğa dayadı. "Nehir, kayanın önüne çıkmaz. Etrafından dolaşır. Ve sonunda... kayayı aşındırır."
Ayı hırlayarak doğrulmaya çalıştı ama Kael, Kudretini bacağına vererek yaratığın kafasını yere bastırdı.
"Senin stilin durdurmak. Benim stilim yönlendirmek. İkimiz de lazımız. Ama..." Kael, Malik'e baktı. "Bir çekiçle her şeyi çözmeye çalışma. Bazen sadece... kapıyı açman gerekir."
Kael, kılıcı sapladı.
Tek, temiz, cerrahi bir vuruş. Omuriliği kesti. Yaratık anında gevşedi. Acı çekmedi. Mücadele etmedi. Sadece ışığı söndü.
Malik, çekicini indirdi. Derin bir nefes verdi. "Demir Deri"si soldu, teni normal rengine döndü.
"Haklısın," dedi Malik, sırıtrarak. "Ama kabul et Kaptan... O çarpışma sesi... kemiklerin titremesi... Dünyada bundan daha güzel bir his yok."
Kael, kılıcını temizleyip kınına soktu. Dudaklarının kenarında o belli belirsiz, karanlık tebessüm belirdi.
"Var," dedi Kael, ormanın derinliklerine, bir sonraki hedefe doğru yürümeye başlarken. "Sessizlik. Ve işin bittiğini bilmenin huzuru. Yürü Duvar. Daha yıkacak çok şey var."
İkili, devasa Jotundr Ayısı'nın cesedini arkalarında bırakarak ilerlediler. Malik, Kael'in o "akışkan" ölümcüllüğüne, Kael ise Malik'in o "sarsılmaz" dayanıklılığına saygı duyarak, birbirlerinin eksiklerini tamamlayan iki farklı element gibiydiler. Biri kaya, diğeri su. Ve bu ikili, doğanın en yıkıcı gücünü oluşturuyordu.
