Cherreads

Chapter 14 - Bölüm 11: Geri Dönüş 2

İnsanlar derdi ki…

Bir insan öldüğünde, ruhu bedeninden ayrılırdı.

Geriye sadece boş bir kabuk kalırdı.

Ve hiçbir güç… o ruhu olduğu hâliyle geri getiremezdi.

Ama bu dünya… her zaman kurallarla işlemezdi.

Kadim yazıtlardan birinde, bu kuralları kabul etmeyen bir kadından bahsedilirdi.

Onun adı… Yuria idi.

Yuria, diğerleri gibi değildi.

O, ölenlerin ardından yas tutan biri olmadı hiçbir zaman.

Çünkü o… ölümün bir son olduğuna inanmıyordu.

Ruhların tamamen yok olmadığını biliyordu.

Onlar sadece… dağılırdı.

Parçalara ayrılır, görünmez olur, ama asla tamamen silinmezlerdi.

Ve Yuria… bu parçaları bulabiliyordu.

Kimsenin bilmemesi gereken bir şey yapıyordu.

Dünyanın düzenini çiğniyor, ölmüş ruhların son kırıntılarını topluyordu.

Topladığı her ruh parçası onun içine karışıyordu.

Başta küçük bir fısıltıydı bu.

Sonra bir ses oldu.

Sonra… bir güç.

Zaman geçtikçe Yuria değişmeye başladı.

Artık o sadece bir insan değildi.

Topladığı her ruhla birlikte daha büyük, daha ağır… daha tanrısal bir varlığa dönüşüyordu.

Lux Dolaris Kilisesi'nin o kanlı çöküşünden hemen sonraydı…

Yanında yürüyen yoldaşlarından biri ölümün eşiğine gelmişti.

Nefesi kesiliyor, gözleri yavaşça kapanıyordu.

Yapılabilecek hiçbir şey kalmamıştı.

Diğerleri geri çekildi.

Ama Yuria… çekilmedi.

Sessizce diz çöktü.

Elini yoldaşının göğsüne koydu.

Ve o an… ne yaptığı kimse tarafından tam olarak anlaşılamadı.

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra yoldaşının bedeni titredi…

ve bir anda yok oldu.

Sanki hiç var olmamış gibi silindi.

Ardından ince bir ışık yükseldi.

Yeşil… soluk ama canlı bir ışık.

Yavaşça havaya süzüldü

ve hiç direnmeden Yuria'nın bedenine doğru çekildi.

Işık onun içine girdiği anda gözleri bir anlığına parladı.

Ve sonra… her şey normale döndü.

Ama Yuria artık aynı değildi.

Aradan uzun zaman geçti.

Yuria o günü hiç unutmadı.

Çünkü o gün bir gerçeği anlamıştı:

Bir ruhu tamamen geri getirmek mümkün değildi.

Ama… yeniden bağlamak mümkündü.

Yıllar sonra, tanıdığı bir çiftin ölen küçük kızının cansız bedenini gördü.

Onlara, kızlarını geri getiremeyeceğini söyledi.

Ama gerçekte… daha önce kimsenin denemediği bir şeyi yapacaktı.

Beden soğuktu.

Ama hâlâ… kullanılabilirdi.

Yuria gözlerini kapattı.

İçinde taşıdığı o parçayı…

yıllar önce aldığı o tanıdık ruhu hissetti.

Onu serbest bıraktı.

Ve o parçayı… küçük bedenin içine bağladı.

Kızın bedeni bir anda nefes aldı.

Gözleri açıldı.

Yuria, mutlak kuralları hiçe sayarak bir ölüyü diriltmişti.

Ama… bu gerçek bir geri dönüş değildi.

Kız, kendi ruhuyla geri dönmemişti.

Yıllar önce ölmüş, dağılmanın eşiğinden çekilip alınmış bir ruh…

Devranna, bu bedenin içinde yeniden var olmuştu.

Ama o bakışlar… boştu.

Ta ki ormandaki o kanlı güne,

Ket Laneti'nin sınırlarında gerçek uyanışını yaşayana kadar.

Ve o gün geldiğinde…

sonuç ne olursa olsun, Yuria'nın kaderi de mühürlenecekti.

Yuria, zihninin derinliklerinde yankılanan bu anılardan sıyrıldı.

Göz bandının ardındaki bakışları, masanın üzerinde hareketsiz yatan Auren'e odaklandı.

Asırlar süren hayatında sayısız ölüm, sayısız ruh ve dağılan sayısız kırıntı görmüştü.

Bedenler çürür, ruhlar göçerdi.

Ama masada yatan bu çocuk…

Farklıydı.

Hayatında ilk kez, bedeni tamamen ölmüş olmasına rağmen ruhu bedenini terk etmeyi reddeden birini görüyordu.

Ruh ölmemişti.

İnatla… öfkeyle… karanlık bir güçle o soğuk bedene tutunuyordu.

Yuria'nın dudaklarından sessiz bir nefes döküldü.

İki elinin arasında tuttuğu devasa yeşil ışık küresi,

atan bir kalp gibi titreşiyordu.

Ellerini yavaşça indirdi.

Küre, Auren'in parçalanmış göğsüne değdiği anda…

oda kör edici bir zümrüt yeşiline boyandı.

Işık çocuğun bedenine bir şelale gibi aktı.

Açılmış ölümcül yara hızla kapanmaya başladı.

Yırtılan et birleşti, kırılan kemikler kaynadı.

Soğuk tenine yeniden hayat doldu.

Ama Yuria için asıl olan… fiziksel dünya değildi.

Küre tamamen Auren'in içine girdiği anda, bilinci koparıldı.

Ve kendini… onun iç dünyasında buldu.

Burası fiziksel bir yer değildi.

Sonsuz, zifiri karanlık bir düzlem…

ve ayaklarının altında cam gibi parlayan, suyu andıran bir yüzey vardı.

Gökyüzü yoktu.

Sadece boğucu bir sonsuzluk hissi.

Yuria baktı.

Bir tarafta… cenin pozisyonunda kıvrılmış, huzur içinde uyuyan bir çocuk vardı.

Bu, Auren'in kendisiydi.

Ama karşısında…

karanlıktan doğmuş devasa bir silüet duruyordu.

Saf öfke, korku ve nefretin vücut bulmuş hâli.

Yuria gerçeği hemen anladı.

Bu bir iblis değildi.

Bu… Auren'in kendisiydi.

Yuria, cam gibi parlayan o karanlık zeminin üzerinde dururken, karşısındaki devasa ve boğucu silüeti dikkatle süzdü.

Bu karanlık… sıradan bir büyü ya da iblis değildi.

Bu, kırılmış bir zihnin kendini koruma—belki de yok etme—biçimiydi.

"Sen…" dedi Yuria, sesi sonsuz boşlukta yankılanırken.

"Bu çocukla aynı kişi misin?"

Karanlık silüet yavaşça başını salladı.

Hareketiyle birlikte etrafından yayılan siyah auralar, suya damlayan mürekkep gibi yüzeye dağıldı.

Yüzü yoktu.

Ama Yuria, o zifiri karanlığın içinden kendisine yönelen bakışı hissetti—acıyla, öfkeyle yoğrulmuş ağır bir bakış.

Yuria'nın zihnindeki parçalar yavaş yavaş birleşiyordu.

Ölümün bile koparamadığı o inatçı bağın kaynağına bakıyordu.

"Öyleyse…" dedi, kelimelerini tartarak.

"Ölüm geldiğinde, çocuğun ruhunu o soğuk bedene zincirleyen… onun gitmesine engel olan sen miydin?"

Karanlık varlığın etrafındaki gölgeler bir an dalgalandı.

Ardından boşluğu titreten bir ses yükseldi.

Boğuk… yankılı… ama bir o kadar da tanıdık.

Sanki Auren'in o masum sesi, dipsiz bir uçurumun dibinden, yüzlerce yıl yaşlanmış ve parçalanmış hâliyle geri dönüyordu.

"Ah… hayır," dedi karanlık taraf.

Sesi, kırılan camların çıkardığı ince ve keskin bir tını gibiydi.

"Ben onu hayatta tutmak için var olmadım.

Ben… asıl 'ben' öldüğü için doğdum."

Karanlık Auren, yüzü olmayan başını yavaşça çevirdi.

Az ötede, cam gibi yüzeyin üzerinde cenin pozisyonunda kıvrılmış, huzur içinde uyuyan çocuk…

ona baktı.

"Biz normalde tek bir bütündük," diye devam etti.

Sesindeki melankoli giderek ağırlaşıyordu.

"Ama o kılıç sırtımızdan girip kalbimizi deldiğinde…

ablamızın gözlerindeki o çaresizliği gördüğümüzde…

hissettiğimiz acı, bir insan ruhunun taşıyabileceğinden çok daha ağırdı."

Gölgelerden oluşan şekilsiz eli yavaşça uzandı.

"Ve o an…" dedi.

"Ana ruhumuz dayanamadı."

Kısa bir sessizlik.

"Paramparça oldu."

Elini uyuyan Auren'e doğru indirdi.

"Ben… o parçalanmanın içinden doğdum.

İntikamın, nefretin ve acının küllerinden."

"Onun kaldıramadığı her şeyi ben taşıdım."

Gölgeli parmakları neredeyse uyuyan çocuğa değecekti.

"O ise…"

kısa bir duraksama.

"Ana ruhumuzdan geriye kalan son temiz kırıntı.

Uyanmaktan korkan… acıdan kaçıp bu sonsuz uykuya sığınan parça."

Yuria sessiz kaldı.

Bu sadece bir travma değildi.

Bu… bir ruhun ikiye bölünmesiydi.

Ve karşısındaki varlık… zayıflık değil,

kusursuz bir savunmaydı.

"Eğer o uyanmazsa," dedi karanlık Auren, yüzünü tekrar Yuria'ya çevirerek,

"Bedenin kontrolü tamamen bana geçecek."

Gölgeler yoğunlaştı.

"Ve ben uyandığımda…"

boşluk titredi.

"Bu dünyada nefes alan her şeyi küle çevireceğim."

Yuria'nın dudaklarında hafif, neredeyse acımasız bir tebessüm belirdi.

Duruşu hiç değişmedi.

"Dünyayı küle çevirmek mi?"

Sesi keskin ve netti.

"Öfken büyük, küçük gölge."

Yavaşça bir adım attı.

"Ama bir dünyayı yakmak için yalnızca nefret yetmez."

"Onu yönetecek bir irade gerekir."

Bakışları karanlığı deldi.

"Ve sen… henüz o iradeye sahip değilsin."

"Sen," dedi Yuria,

"acıdan doğmuş… savrulan bir çığlıktan ibaretsin."

Karanlık Auren'in etrafındaki gölgeler şiddetle dalgalandı.

Ama ileri adım atamadı.

Yuria'nın gücü… eziciydi.

Yuria onu tamamen yok sayarak yürümeye başladı.

Adımları, karanlık yüzeyde sessiz dalgalar oluşturuyordu.

Uyuyan Auren'in yanına geldi.

Ve diz çöktü.

"Onun burada saklanmasına izin vermeyeceğim."

Sesi sakindi.

Ama tartışmaya kapalıydı.

Elini yavaşça çocuğun göğsüne uzattı.

"Uyanma vakti geldi… küçük kırıntı."

Bu kez sesi farklıydı.

Yumuşak… ama kırılmaz.

"Acından kaçamazsın."

"Onunla yüzleş."

Yuria'nın ruhundan kopan ince bir yeşil enerji dalgası yüzeye yayıldı.

Ve uyuyan Auren'i sardı.

O an…

boşluk sarsıldı.

Fiziksel alemde, malikanenin o loş ve sessiz odasında...

Auren'in soğuk, ölü bedeni taş masanın üzerinde şiddetle sarsıldı. Ciğerlerine sanki yüzyıllar sonra ilk kez hava doluyormuşçasına acı dolu, derin ve hırıltılı bir nefes çekti.

"Haaah!"

Çocuğun göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Yuria'nın iki elinin arasından çıkan o devasa yeşil ışık topu, çocuğun bedenine tamamen emilmiş ve odadaki o yoğun enerji fırtınası bir anda dinmişti. Kapıda nöbet tutan Aelrindel, Lavinia ve Zirel şaşkınlıkla nefeslerini tutarak bir adım öne çıkarken, köşedeki koltuğunda oturan Nythar hızla ayaklandı.

Yuria yavaşça ellerini indirdi. Yüzündeki siyah-yeşil göz bandı her zamanki gibi yerli yerindeydi, duruşundan hiçbir asalet eksilmemişti. Başarmıştı.

Auren, öksürerek gözlerini açtı. Zümrüt yeşili gözlerinde hâlâ o ölümün, korkunun ve içine hapsolduğu karanlığın derin izleri vardı. Göğsündeki yara tamamen kapanmış, kül rengi tenine kan yeniden pompalanmaya başlamıştı. Nerede olduğunu, az önce ne yaşadığını idrak etmeye çalışarak titreyen elleriyle altındaki soğuk taş masayı kavradı.

Darven'in kılıcı onu öldürmüştü. Ama şimdi nefes alıyordu.

Ölümden dönmüştü... Ama içine mühürlenen o yıkıcı gölgeyle, o saf nefretle birlikte, artık asla eskisi gibi bir çocuk olmayacaktı.

More Chapters